Orijinalini görmek için tıklayınız : Talebeleri üstadı anlatıyor.....
Ç@K@ B£Y
30-09-2008, 22:44
HÜSNÜ BAYRAMOĞLU
1- Üstad Hazretleri, teksir makinasının yerini iki ağabey bilirken, talebelerden üçüncü bir kişi öğrenince makinanın yerini değiştiriyor.
2- Emirdağı'nda Firdevs Hanımdan yoğurt alıyorduk. Üstad Hazretleri Zübeyr Ağabeyi optalidon almaya gönderiyor. Hüsnü Ağabey dönerken optalidonu da getiriyor. Fakat Üstad hapı bir türlü yutamıyor. Sonra anlaşılıyor ki, Zübeyr Ağabey ilâcı Ceylan ağabeye ısmarlamış, o da parasını vermeden almış. Ücreti verilmediği için Üstad yutamıyor. Sonra ücreti verilince Üstad hapı yutuyor.
3- Afyon hapsinin tahliyesinden sonra, maddî imkânsızlıklarımıza rağmen Merhum Pederim (kardeşimle bana): "Sizi Üstadımızı ziyarete göndereceğim., biraz para te'min ettim." dedi. Ben 13, Kardeşim Yılmaz11 yaşında idi. Afyon'da pastacı Sabri Bey vasıtasıyla Üstadımızı ziyaret ettik. İkinci gün ayrılırken bizlere, "Risale-i Nur'larla meşguliyetin her şeyin fevkinde olduğunu, okuyup yazmanın ehemmiyetini ve talebeliğin hassası olduğunu, Risale-i Nur'un herşeyimize ve ihtiyaçlarımıza kâfi geldiğini, bizlere ruhumuza çok te'sir eden ve her an tazeliğini muhafaza eden ve düstur olan dersleri neticesinde, yine şefkati icabı, "Üzerindeki cübbenin Mevlânâ Hâlid (k.s.)'e âit olduğunu, ='nun kendisine gönderdiğini, bize giydirmek istediğini, fakat şafi mezhebine göre yere sürüldüğü zaman yıkanması gerektiğini, bizlere bizzat çıkarıp giydiremediği" söyleyip cübbesini açıp bizleri iki koltuğunun altına alıp, sarıp, "Evladlarım, şimdi siz bu cübbeyi giymiş gibi oldunuz" müjdesini verdiği zaman bizler sevincimizen çocukça teşekkürlerimizi ifade etmeye çalıştık. "Her zaman yanımda ve duamdasınız" diyerek bizi uğurladı.
4- Üstadımızı ilk ziyaretimizde Rahmetli Validemin hazırladığı bir miktar hediye getirmiştik. Kabul etti, fakat bize on misli fazla karşılığını verdi. Biz de buna çok memnun olduk, çünki, tesbihini, hırkasını, uzun donunu ve bu gibi eşyalarını teberrüken verdi.
5- 1950 senesi sonbahar aylarında, 15 yaşında ortaokulu bitirmiş idim. Babam beni, "Üstadımızın yanına daimi kalmak için göndereceğini" söyleyince dünyalar bana verilmiş gibi sevindim. Emirdağı'na gittim. Zübeyr Ağabey vardı. Kabul etti beraber kaldık. Babam, Üstadıma "Beni hizmetine verdiğini, vakfettiğine dair" mektub yazdı. Üstadımızın hizmetine kuşluk vakti gidiyor, ikindiden sonra ayrılıyorduk. Evinin karşısında kaldığımız evde sabaha kadar nöbetle Üstadımızın bir işaretini beklerdik. Bir akşam ikimize de bir sıkıntı, bir yanmak düştü., sabaha kadar uyuyamadık. Âdeti hilâfına sabah namazdan sonra, sevk-i İlâhi ile yürüdük, yavaş yavaş oda kapısına geldik, içerden inilti işittik. Odaya girdik gördük ki, Müşfik Üstadımız yatıyor. "İyi ki geldiniz, beni zehirlediler. Gece kalktığımda hararetim vardı. Penceredeki destideki sudan bir iki yudum aldım ve yere yıkıldım. Desti parçalandı, gasyanla içimi boşalttım. Bu hal uzun müddet devam etti." dedi. Gereken hizmeti yapıp üzerini değiştirdik. Yeşil gasyanlı yatağı değiştirdik. Üstadımız, "Bir saat böylece kaldım. Zorla sabah namazımı eda ettim.Cenab-ı Hakk'a niyaz ettim ki, "Ya Rabbi, bu nedir?" Kalbime ihtar oldu ki," gece bekçisi kandırılarak, şiddetli zehir atılmış." diye bana bildirildi." dedi. Onbeş yirmi gün çok şiddetli ızdırab çekti, yemedi, içmedi. Yine de namazını kılıyor, âlem-i İslâmla ve hizmetle alakalanıyordu.
6- Emirdağı'nda iken bir ara beni Ankara'ya, Zübeyr Ağabeyi de İslahiye'ye gönderdi. Bir müddet sonra geldik. Hutbe-i Şamiye'yi tercüme etti ve bize yazdırdı.
7- Üstadımızın harekât ve etvarı sünnet-i seniyyenin aynasıdır, tatbikidir. Emirdağı'nda Dr. Tahir Barçın'ın tavsiyesi ile ağrı kesici bir ilâç kullanıyordu. Bir de göz merhemi sürerdi. Normal bir şalvar giyiyordu. Beyaz sabun kullanırdı. Yemek arasında su içmezdi. Yemekten tam iki saat sonra içmeyi titizlikle sürdürürdü.Bir öğünde beş altı kaşık ancak yerdi. Yarım ekmek içi bir hafta yeterdi. Umumiyetle cemaatle namaz kılardık. Ramazan geceleri uyumazdı. Günlük uykusu a'zami beş saat idi. Kimsenin gıyabında konuşmaz ve men ederdi. Bir an boş vakit geçirmez, fazla konuşmaz, devamlı, yorulmadan saatlerce hatt-ı Kur'an yazılı risaleleri tashih eder, okurdu. Ders, ikaz veya taltif mahiyetinde lâtifeler yapardı. Namaz kılarken çorablarını çıkarır, abdestten sonra havluya silerdi.
8- Üstadımızla, bir gün biz yoldan geçerken, bayram günü olduğu için, kalabalık bir gurup topluluğunu gördük. Dedi ki: "Zübeyr, sen git orada ne yapıyorlar, ne konuşuyorlar? Bana haber getir!" dedi. Biz dedik ki: "Efendim bu gün bayramdır. Bayram hakkında konuşma ve toplantı olması lâzımdır." Üstad: "Yok. Zübeyr gitsin, dinlesin, gelsin. Ben ileride bekleyeceğim." dedi. Zübeyr Ağabey indi ve gitti. Biz de, epey uzakta bekledik. Fakat Zübeyr Ağabey fazla durmadan hemen geldi. Üstad: "Neye çabuk geldin ve ne öğrendin?" dedi. Zübeyr Ağabey de: "Üstadım bayram dolayısıyla konuşuyorlar. Lüzumsuz içtima' ve konuşmalar var." dedi "Onun için hemen geldim." Üstadımız da: "Eğer sen fazla kalıp kalbine te'sir etse ve seni meşgul etse idi, alâküllihal seni hizmetimden men edecektim!" dedi"
9- Bir gün, ikindi namazından sonra bize. "Kalbime gelen ve ihtar edilen bir hakikatı size açıklayacağım." dedi."1950 Senesine kadar beni ve talebelerimi üç defa muhakeme ettiler. 1950'den bu güne kadar Nur'ları ve talebelerimi iki yüze yakın takib altına alıp mahkemeye sevkettiler. Acaba bunun sebebi nedir? Neden bu kadar ilişiyorlar? diye düşündüm. Kalbime bu hakikat ihtar oldu ve dedi: "Şimdi Âlem-i İslâm diyecek ki, Kur'ana, şeriata, İslâma hizmet eden ve hizmet da'va eden Said ve talebeleri acaba küfür rejimi ile idare edenlere taraftar mı oldu? dememeleri ve bir şübhe kalmamasıiçin kader-i İlâhi bunları bize musallat ediyor
10- Üstadımız bazan "Ben bu risaleyi yüz def'adan fazla okuduğum halde, yeniden okuyormuşum gibi istifade ediyorum." buyururlardı. 1956 Senesinde resmen matbaada tab'a başladı. Üstadımız çok mesrur oldular. "Şimdi bu bir risale beşbin adet basılıp bütün Anadolu'ya dağılacak, hizmete vesile olacak." dediler. Her bir risale matbaadan çıkıp kendisine ulaştıkça, "Bu gün bizim bayramımızdır." diyordu. Yanına gelenlere risale verdiği zaman, "Kardeşim bu kitabın hakiki fiatı lâakal yirmi kişiye okutmaktır." diyordu
11- Son zamanlarında Barla'da kırları gezdiriyor, her gün bir risalenin te'lif edildiği ya bir ağaç altı, ya bir kaya üstü veya bir su kenarı olan mübarek kudsî mevkilere götürüyor, hizmetlerle ilgili dersler veriyordu. Risaleleri okutur, hep beraber dinlerdik. Açıklama yapmazdı. Bazan, "Said ne güzel izah etmiş, Maşâallah!" diyerek hayranlığını ifade ederdi. Kırlarda veya yolda giderken dahi umumiyetle risalelerden okuttururdu.
12- Urfa'ya gidiyorduk. Üstad Hazretlerinin ayaklarında (ben) kadar küçük lekeler belirdi. Üstad bunları göstererek: "Öleceğime işarettir." dedi.
13- Rü'ya görmekten hiç bahsetmeyen Üstadımız bir gün bana. "Hüsnü, ben bir rü'ya gördüm. Allah hayır etsin." dedi."Gördüm ki, ikimiz seninle beraber uzun bir sefere çıkmışız, gidiyoruz, gidiyoruz. İşte ben orada kalıyorum. Keçeli beni fazla konuşturma!" diye bana eliyle yüzümü okşar gibi iltifatkâr hareketiyle anlattı. Ben o zaman hiç bir şey anlamadım. Emirdağı'nda iken bir gün Urfa'lı bir kardeşimizle Mevlana Hazretlerinin cübbesini ve el yazması güzel risale mecmualarını Urfa'ya gönderdi ve "Ben Urfa'ya geleceğim, âhir ömrümü Urfa'da geçireceğim. Urfa benim için mübarek bir yerdir." diyordu. O kadar hasta halinde Urfa'ya gitmesi ile, resmî mani ve müdahalelere rağmen bu arzusu tahakkuk etmiştir.
14- Isparta'da Üstadı ziyarete gelen birisi kiraz getiriyor. Hüsnü ağabeyler hediyeyi kapıdan çevirmeleri lâzım gelirken o zatı hediyesi ile beraber Üstadın yanına kadar götürüyor. Üstad da, bunlar hediyeyi kabule meylettiği için, hediyeyi kabul etmiş, fakat kirazları bekletip, kurtlanınca yedirmiş.
Ç@K@ B£Y
30-09-2008, 22:46
Bayram YÜKSEL(r.h.)
[/color]
Ağabeyimizden Hatıralar
1931 - 1997
1- Üstad Hazretleri, (Mevlid-i Nebevi gecesi hâriç) diğer leyâli-i Mübâreki ihyâ ettirir, uyutmazdı. Uyuyanları ibrikle su dökerek uyandırırdı. Ayrıca Ramazan'ın 15'inden sonra uyutmazdı. Üstad Hazretleri, kendi de mübarek gecelerde ve Ramazan'ın son 15 gününde uyumazdı.
2- Bir ders esnasında 17. Lem'a'daki Nota'lar bahsi okunurken Üstad Hazretlerinin hazır olduğu bir derste Ağabeylerden biri, "Ey gafil Said" ibâresini okuyunca, Üstad Hazretleri, "Keçeli, beni itham etmeye hakkınız yok!" dedi. O ibâre yerine "Ey gafil nefsim veya Ey gafil filan!" (Okuyan kendi ismini söylesin) ma'nasında sözler söyledi.
3- Bir gün, Üstad Hazretleri, "Kardeşim, bu zaman çok acâib olmuş, elini versen kolunu alır, kolunu versen vücûdunu alır. Zarûrî rızkı bulsanız, kifayet ediniz." diyerek Ağabeylere ve bizlere buyurdular ki, "Size, hayat-ı içtimâiyeye girmeye mecbur kalırsanız, ancak çobanlığa izin veriyorum!" dedi.
4- Bingöl Milletvekili (Said), Üstad Hazretlerinin yanına geliyor ve Ankara'dan çok sıkıldığını söylüyor. Üstad Hazretleri, "Yok, yok! Ankara'nın her mahallesinde, her semtinde bir dershane olacak!" diyor. "Ankara'da, en kara bir hâlet hissettim, fakat sonra Ankara nurlandı!" diyor.
5- Mustafa Birlik Ağabey, Üstad Hazretlerine, "Zekât yerine Risale-i Nur kitablarından dağıtabilir miyim?" diye sorunca, Üstad Hazretleri, "Olur!" dedi.
6- Üstad Hazretleri, "Tenbellik, hastalık ve yorgunluk nefsin desisesidir!" diyor ve hiç sevmiyordu!
7- Üstad Hazretleri, "Gavs-ı A'zam, Allah'tan hizmet için ömür rica etmiş. Ben de, Risale-i Nur, matbaalarda basılıp bitinceye kadar Allah'tan ömür istiyorum." dedi.
8- Öğlene kadar ders yaptığımız oldu. Fakat bu, Arabça Mesnevi'yi okuma zamanına mahsus idi.Sâir zamanlarda, birer ikişer sahife olarak, sabah dersinde okurduk.
9- Üstad Hazretleri, "Evladlarım, evladlarım, Risale-i Nur dinsizlerin, Komünistlerin, Masonların belini kırmıştır., merak etmeyiniz! Risale-i Nur dâima galiptir. Yeter ki, siz Risale-i Nur!a sadık kalın!" diyordu.
10- Üstad Hazretleri, "Eğer mümkün olsaydı, Risale-i Nur'un bir sahifesinin yazılması için on altın verecektim." dedi.
11- Yine Üstad Hazretleri, "Acaba Risale-i Nur dâiresine girip de, bütün bütün dâireden atılan var mı?" diyor, sonra "Ben hiç hatırlamıyorum." diyordu.
12- Üstad Hazretleri, birbirinize haksız yere seksen sopa vursanız buradaki netice-i azîme için burayı bırakıp bir yere gitmeyeceksiniz!" diyordu.
13- Üstad Hazretleri, "Dünyanın şaşaalı bir devri gelecek, İnşâallah. Ben görmeyeceğim, ben kabrimde seyredeceğim, Mustafa Sungur da bana ders okuyacak" diyordu.
14- Üstad Hazretleri, Emirdağ'ında iken Ziya Arun Ağabey ayrılıyor. Üstad Hazretleri, Keşki ben gelinceye kadar tutsaydınız!" (Ziya Ağabeyinin mezcubâne hareketinden, Bayram Ağabey de onun gitmesini arzu ediyor. Bayram Ağabey bavulunu taşıyor, o kolu bir hafta ağrıyor.) Üstad Hazretleri, "Ziya duamda, birinci tabakada iken şimdi yedinci tabakada zor kabul ediyorum." dedi. Yine, Üstad Hazretleri "Ziya hayat-ı içtimâiyenin boşluğunu bildi, tımarhaneye kapandı. Şimdi orada imamlık yaparak hizmet ediyor." dedi. Hâşiye: Ziya Ağabeyde ırsî bir meczûbiyet hâli varmış!
15- Üstad Hazretleri, "Ben kızdığım zaman kalben değil sûreten hiddetleniyorum." derdi.
16- Bir gün Ceylan, Tahiri, Sungur Ağabeyler, Bayram Ağabeyin bulunduğu bir derste "Üstad Hazretleri, "Siz zannediyor musunuz ki, biz beş altı kişilik bir dersyapıyoruz. Biz bu dersimizde Anadolu'daki binler cemaatlerin arasına girip ders yapıyoruz." dedi.
17- Üstad Hazretleri "Nasıl ki, Cuma akşamları camilerde tecdid-i iman yapılıyor. Biz de, Risale-i Nur okuyarak tecdid-i iman yapıyoruz." diyordu.
18- Üstad Hazretlerinin en çok kızdığı İslâmiyete zarar veren İngiliz ve Fransızlar idi. Ağabeylere diyordu ki, "Fransız ve İngiliz, Sidre'ye uçaklarını gönderip bombardıman yapsalar beş para ehemmiyet vermeyeceğim.Siz de ehemmiyet vermeyin. "Zübeyir, yap bir kahve !" diyeceğim."
19- Üstad Hazretleri,"Târihçe-i Hayat, on ordu, yirmi mecmua kadar hizmet edecek!" diyordu.
20-Üstad Hazretleri, beş saat geçmeyince yemek yemez, iki saat geçmeyince de su içmezdi. Çamaşırını sık sık değiştirirdi. Yıkamak için aldığımızda gül gibi kokunca, ancak kirli olduğunu anlıyorduk!
21-Üstad Hazretleri, ben Kore'ye giderken: "Tam, tam. İnkâr-ı Ulûhiyete karşı gitmek lâzımdı. Ben ya seni, ya Ceylan'ı düşünüyordum. Orada kafana göre bir arkadaş edin. Nefis ve Şeytan'ın seni sıkıştırdığında beni hatırla! Korktuğun zaman da beni hatırla! Senin lisan-ı hâlin, lisan-ı kâlinden daha ziyâde te'sir edecektir." diyordu.
22-Kore'de bir gün, Bayram Ağabeye de radyo yayını için "Türkiye'deki vatandaşlarına bir diyeceğin var mı?" diye soruyorlar. O da, "Üstadım Bediüzzaman Hazretlerine selâm ederim, ellerinden öperim." demiş. Bu sırada, Üstad Hazretleri mahkemeden çıkınca, radyoyu açtırır ve o anda yayında olan Bayram Ağabeyin konuşmasını dinler.
23- Üstad Hazretleri, Isparta için, "Bu mübârek şehri ihya etmek için, her gün Cennet'ten altı damla bu göle, (Gölcük'e) damlıyor." demiş. (Terzi Mehmed'den)
24- Hava assubayları Üstad Hazretlerini ziyarete gelirken jip devriliyor! Üstad, onlara "Ziyaretinizin makbuliyetine işarettir." buyurdular.
25- Üstad Hazretleri, birbirine edilen gıyâbî dualara ehemmiyet veriyordu.Sabah namazından bir saat evvel başladığı duada beş metre uzunluğunda (ve bir metre genişliğinde) kâğıda yazılı şecerede bulunan isimlere bağışlıyordu. Üstad Hazretleri, mübârek zatların hepsine dua ediyordu. Buyururlardı ki, "Nasıl zarfın üzerine isim yazılınca adrese kolay gider; aynen öyle de, birbirinize ismen dua ederseniz, o zarfdaki gibi olur ve yerine gider." derdi.
26- Üstad Hazretleri, uçağı gördüğü zaman, onu göstererek, "Nev'imle iftihar ediyorum!" dedi.
27- Üstad Hazretleri, sabah namazını Şafii mezhebine göre, yâni biraz erken kılardı. Ağabeyler o zaman namazlarını ayrı kılarlar ve sonra zile basılınca Üstad Hazretlerinin yanına giderlerdi. O zaman, Üstad Hazretleri "Tesbihatı yapıp yapmadıklarını" sorar, yapmamışlarsa "yapmalarını" söylerdi. Eğer namazı beraber kılmışlarsa Lâ İlâhe İllallah çekilinceye kadar, kimseyi bırakmazdı.
28- Üstad Hazretleri, "Yirmi milletvekili "vatan, Kur'an için çalışacağız." deseler, maaş almazlarsa bomba gibi te'sir edecek!" dedi.
29- Üstad Hazretleri, gömleğinin önüne bazan reyhan ve gül takıyordu.
30- Üstad Hazretleri, "Benim hizmetkârlarımı gıybet edenin âkıbetinden korkarım." buyurdu.
31- Üstad Hazretleri, "Menderes gelse, "Bayramı bana şoför olarak ver!" dese, bunun neticesi olarak "Risale-i Nur dağıtacağım, neşredeceğim" dese, ben Bayramı vermeyeceğim." dedi.
32-- Abdullah Ağabey Urfada hizmette iken, vâlidesi Üstad Hazretlerine mektub yazarak diyor ki: "Abdullah'a müsaade edin, iki aylığına yanıma gelsin! Yoksa hakkımı helâl etmeyeceğim." Üstad Hazretleri,o sırada Emirdağı'nda imiş. Bu mektubdan evvelâ haberdar olan olan Zekeriyya Kitabçı Ağabey, Üstad Hazretlerinden habersiz olarak Abdullah Ağabeye mektub yazarak demiş ki, "Annenden böyle böyle mektub geld.Üstad Hazretleri iki aylığına değil de iki günlüğüne memlekete gitmenize izin verdi. Çabuk gelin" Abdullah Ağabey, hemen yola çıkarak evvelâ Üstad Hazretlerini ziyaret ederek, memlekete gitmek niyetiyle Emirdağ'a geliyor.Üstad Hazretleri, Abdullah Ağabeye o zaman şöyle demiş: "Sıla-i rahim mektubla da olur. Hemen Urfa'ya geri dön. Eğer önceden tedbir alıp eve ara sıra mektub yazsa idin bunlar başına gelmezdi. Eğer seni özlemişlerse onlar senin yanına gelsinler." Abdullah Ağabeyin anlattığına göre, Üstad Hazretleri sağ elini göstererek demiş ki:"Baş parmak hukukullah; İşaret parmağı hukuk-u Resulullah: Orta parmak hukuk-u Üstad; Yüzük parmağı hukuk-u vâlide; Küçük parmak hukuk-u peder." demiş. Sonra Üstad Hazretleri, baş parmağını işaret ederek, "hepsine mukabildir ve hepsinden önce gelir." demiş. Abdullah Ağabey, hemen Urfa'ya dönmüş.
33- Üstad Hazretleri, Ağabeylere nâfile oruç tutturmuyormuş ve tutarlarsa bozduruyormuş. (Bayram Ağabey, "Za'fiyet geçirip, hizmetten geri kalmamak için" diyor.) Bayram Ağabey diyor ki: "Ben de, bunu için Üstad Hazretleri Isparta'dan ayrıldığı zaman nâfile oruç tutardım." Eğer Ramazan ise, Üstad Hazretleri Ağabeyleri oruç tuttukları için zahmet olur diye suya göndermiyormuş.
34- Abdülmecid Ağabey, Üstad Hazretlerini ziyarete gelince, Isparta'daki Ağabeylerin hepsi yemekte toplanıyor. (Üstad Hazretleri, dışardan lokantadan yemek getirtiyor.) Üstad Hazretleri, yemekten sonra şöyle dua ediyor: "Yâ Rab! Bu cemaatla beraber, Cennet'te de yemek nasib eyle!" diyor.
35- Üstad Hazretleri, fırtınalı bir havada Eğridir'den Barla'ya motorlu bir kayık ile gidiyor. Üstad o fırtınada kayık içinde bir delikanlı gibi duruyor. Kayık içinde korkmayan bir Üstad Hazretleri ile bir çocuk varmış. Üstad Hazretleri, kayıktaki korkaklara diyor: "Hey ahmaklar, ne korkuyorsunuz? Şehid olacaksınız!" Karaya çıktığında Üstad Hazretlerinin üzerinde bir damla yağmur ve deniz suyu yokmuş. Üstad Hazretleri, orada bulunan ihtiyare bir kadına: "Çayınız var mı?" diye soruyor. Kadın: "Hiç çay âdetimiz yoktur!" diyor. Üstad Hazretleri bir yerden çay alıyor. Oba sahibi ise: "Şekeri de benden olsun diyor." Üstad Hazretleri ise: "Ben seksen senelik kâidemi bozamam!" deyip şekerin parasını veriyor. (Emirdağ.2:198-199'a bakınız.)
36- Üstad Hazretleri, "Van'daki ada içinde yetiştireceğim on adam, dünyayı idare eder!" diye buyurmuştur. Sebebi sorulunca: "Çünki, âfâkî meşguliyet yok!" demiş.
37- (Sırr-ıı İnnâ A'tayna), ay ışığında ve Çam dağında te'lif ediliyor.
38- Üstad Hazretleri, "Bast-ı zaman, Risale-i Nur'un te'lifinde vuku' bulmuştur." demiştir.
39- Üstad Hazretleri, "Demokrat Parti parmak kesiyor. Halk Partisi el kesiyor. Onun için Demokrat Partiye ehven-üş şer nazariyle bakıyorum!" diyordu.
40- Üstad Hazretleri, "Tevfik Tığlı, Hüseyin Câhid ve Ahmet Emin Yalman gibiler kırk yıl bana karşı mücadele ettiler." (Bunlar Üstad Hazretlerinin aleyhinde yazı yazıyorlardı.) deyince, Zübeyir Ağabey Bayram Ağabey birlikte, "Onları öldürelim, Üstadım!" diyorlar. Üstad Hazretleri ise: "Hiç ehemmiyet vermeyin. Risale-i Nur onların temellerini yıkmıştır. Cevab dahi vermeyin!" dedi.
41- Bayram Ağabeyin kalbine birgün "Bir avuç Nur Talebeleri olan bizler yazıyoruz, bizler okuyoruz." diye geliyor. Üstad Hazretleri, birden "Bu Nurları bütün kâinata okutturacağım!" diye buyurdular.
42- Üstad Hazretleri, (Sarıklı genç) için "Bir zaman Ceylan'ı düşünmüştüm." demişti.
43- Üstad Hazretleri, "fıtrî uyku beş saattir." diyordu. Kendi de erken yatıp saat ikide kalkıyordu.
44- Üstad Hazretleri, Emirdağı'na üç Km. kalsa bile namaz vakti girince arabayı durdurup, hemen evvel vaktinde namazını eda ediyordu.
45- Üstad Hazretlerinden âfâkî hiç bir şey duymadık. Beş dakika boş durduğunu da görmedik. Ya yazıyor veya okuyordu.
46- Üstad Hazretleri, "Benden sonra sizin vazifeniz, Tevafuklu Kur'an, Risale*i Nur'un ta'limi, Lâhika mektublarının neşri (Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları neşredilmemişti) olacak" diyordu. (Ağabeylere hitaben)
47- Üstad Hazretleri, "Risale-i Nur'u bir yerden bir yere götürmek, on kâfiri öldürmekten daha ehemmiyetlidir." buyurmuştu.
ALLAH razı olsun güzel kardeşim
Ç@K@ B£Y
01-10-2008, 10:25
Allah senden de razı olsun kardeşim inş. bu bölümede güzel paylaşımlar yaparak güzel bilgi alışverişleri yaparız...hepberaber :)
Ç@K@ B£Y
01-10-2008, 10:43
Üstad hazretlerinin talebesi Emekli Albay merhum Hulusi YAHYAGİL
1895 Elazığ Harput'ta doğmuştur.Birinci Dünya Savaşında,
Kafkas ve Çanakkale savaşlarında bulunmuştur.1950 yılında Albay rütbesi emekliye ayrıldı.Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ilk talebelerindendir.25 Temmuz 1986 da Elazığ da Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Üstad hazretleri, Barla Mektupları isimli eserde Merhum Hulusi YAHYAGİL 'e hitaben''Hulusi Bey'e Hitabdır'' başlığı altında yazılan mektupda şunları söylüyor....
'' Ben Sözler'i yazarken, ihtiyarsız olarak ekser temsilat,şuunatı askeriye nevinden zuhur ediyordu.Ben hayret ediyordum.Neden böyle yazıyorum,sebebini bilmiyordum.Sonra hatırıma geldi ki : belki istikbâlde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak,kabul edip hırz-ı cân edecek,en mühim talebeler askeriyeden yetişecek.Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum,düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.İşte mağrur olma,şükret;sen o askerlerden bahtiyar birisin ki,evvel yetiştin''
Hulusi Bey Üstadının derslerinde bulunduğu sırada, Üstad kendisine şöyle hitap ediyordu:''Ben Türk Ordusunun aleyhinde bulunmam!Çünki bu Türk Ordusu Birinci Cihan Harbinde,Allah ve vatan yolunda bir milyon şehid vermiştir.!''
Yine Üstad hazretleri Barla Lahikası sayfa 164 de bizzat Hulusi YAHYAGİL için, ''Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici,kıymetsiz,fani vaziyetleri karşısında telaş etmez,mağlup olmaz inşaallah'' buyurmaktadır.
HULUSİ YAHYAGİL AĞABEYDEN HATIRALAR
Aşağıda okuyacağınız hatıralar Hulusî Yahyagil'e ait olup, 1969 yılında Nur'un ilk sâdık talebelerinden Ahmed Feyzi Kul ile aralarında geçen konuşmalardan alınmış. Muhterem Mustafa Birlik tarafından kaydedilen bu sohbet metnini yazıya döküp gönderen ise, merhum A. Feyzi Kul'un oğlu Yaşar Kul.
Sözü daha fazla uzatmadan—istifadeye medar olur ümidiyle—sizleri bu pek mühim hatıralarla başbaşa bırakıyoruz.
Evet, merhum Hulûsi Yahyagil anlatıyor:
Anlaşılan ve anlaşılmayan konuşmalar
...Diyoruz ki, evet müceddidlik vazifesini Cenâb-ı Hak bu zâta (Bediüzzaman'a) nasip etmiş. Bir kere, bu eserler ne surette yazılmış; (bizler) yanında bulunmuşuz...
Konuşurken, (hususi) konuşması anlaşılmıyor. Beş-altı kişi, bir defa böyle oturuyoruz, Barla’da. Bir şey söyledi. Sonra dedi: “Kardaşım, bunlar anlamadılar hâ.”
Ondan sonra birine sordu: “Sen anladın mı?” Dedi “Hayır.” Bana dedi “Sen anladın mı?” Dedim “Hayır.” Her ne ise, kime anlatmak istiyorsa, ona meramını tefhim ediyor, o anlıyor.
Şimdi, hal hatır sorduktan sonra “Haydi, biraz hocalık yapalım” diyor; kalkıyor, yatağın üstünde, başlıyor anlatmaya...
Biraz önce, dikkat ederek, sözlerini ancak müşkilâtla anladığımız zâtı, sanki kaldırdılar, yerine aynı kalıp ta başka birini getirdiler. Gayet fasih ve beliğ konuşuyor. Hiçbir kekeleme yok. Sel nasıl kayaları önüne alır, harıl harıl akarsa, öyle anlatıyor. İnsan mest-i hayran oluyor.
Kur'ân'ın feyzinden mülhem sözler
Nura taraftar bir üniversite talebesi (bir gün) bana sordu: “Siz diyorsunuz ki, Risâle-i Nur ilham eseridir?” Yukarıdakilere ilaveten dedim: “İnsan küçücük bir yazı yazsa, o yazının da tenkid edilecek ellere geçeceğini bilse, o yazıya ne kadar ihtimam eder. Haydi ihtimam etti, fakat hasta bir halde, zehirlenmiş bir zamanda, müfekkiresini toplar da böyle tenkitten koruyacak bir belâgatte, veciz ve nâfiz sözleri bir araya nasıl getirir ve yazar?"
(Sohbetin burasında Ahmet Feyzi Kul, şu sözlerle araya giriyor: "Ben altı eserin yazılmasına şahid oldum. O da iki hapishanede. Biri Denizli, diğeri Afyon hapsinde. Her iki hapishanede de, o kadar takayyüt/kayıtlar altında, yani bir kelime bile yazılmaması için şiddetli bir baskı vardı. Ve hiçbir yazının içeri girmesine, dışarı çıkmasına, kuş uçmasına—zahiren—imkân yoktu. Bu şartlar altında altı eser yazıldı. Bilhassa Meyve Risâlesi... Meyve Risâlesi bir şaheserdir." Ardından, Hulusî Yahyagil devam ediyor.)
Merhum Hafız Ali’nin (Denizli hapishanesinde, Üstadının yerine vefat etti, 1944) münkereyne cevabı Meyve Risâlesi olmuştur.
Tunceli kâbusu
...Tunceli harekâtı 1937’de yapıldı. Vaziyet çok ehemmiyetli, fakat izhârı zor. Bilfiil muhaberemiz (Üstad'la haberleşmemiz) de, o sırada dikkat çekiyor. Mektup kesilmiş vaziyette. Tunceli harekâtına gideceğiz. Türkçesi "imha" üzerine gidiliyor.
Eee, benim de bu iş aklıma yatmıyor. Fakat, bu hissimi açığa çıkarmama da imkân yok. Hiç kimseye emniyet edip de söyleyemiyorum.
Babam sağ rahmetlik. İşte başka büyükler de orada, onlarla da görüştük. Neyse, hayvana (ata) bindim.
Baktım evde bizim hizmeti yapan koşuyor. Elinde bir zarf. Derhal açtım. Kastamonu Lâhikasında geçer. Fakat, şu vaziyeti söyledikten sonra okursanız, o zaman hakikat daha iyi anlaşılır. Abdülmecid Efendi, zarfı değiştirerek mektubu aynen göndermiş.
İşte, selâmdan sonra şöyle diyor Üstad: “Hulûsi’nin bir hüznü, bir gailesi var olduğunu hissediyorum. Merak etmesin, Risâle-i Nur şakirtlerine inayet ve rahmet-i İlâhiye nezaret eder. Dünyaya ait meşakkatler madem sevap verir geçerler, o musibetlere karşı sabır içinde şükürle, metanetle mukabele edilmek gerektir. Sen ve Hulûsi bütün duâlarımda ve kazançlarımda berabersiniz.”
Şimdi bunu okudum... Yani, bana dünyayı verselerdi, o kadar bir sevinç duymazdım. Bana öyle bir emniyet hâsıl oldu ki... Öptüm, başıma koydum, sonra koynuma yerleştirdim. Elhamdülillah.
Yine de kimseye bir şey söylemedim. Verilen vazife gayet çetin ve mutlaka ağır, kanlı bir vaziyete girmesi muhtemel. Cenâb-ı Hak, öyle sıyânet (hıfz, muhafaza) etti—elhamdülillah—öyle sıyânet etti ki, kirlenmeden o badireden kurtardı, tertemiz. Çetin vazife içinde, eli bulaştırmak ihtimali var, sonra da mesul mevkide. Neyse, bu da böyle...
Tahribatın tamiri
Şimdi, yine kendi sözüne geleceğim, yine Barla’da... Kur’an'ın bütün surları yıkılmış, Kur’an tek başıyla kendini müdafaa ediyor. "Kur’an'ın bütün surları yıkılmış" sözünün mânası, kanaatımca şudur: Dinî tedrisat yapan medreseler, mekteplerdeki din dersleri ve nihâyet camilerin arkasında Allah, Allah denilen tekyeler... Bunların kapanması ve en büyük musibet olarak başımıza gelmesi. Tedris-i Kur’aniyi yasak etti.
Şimdi, Kur’an atlas kaba, atlas kılıfa konarak, kıble duvarına asılmak ve Cuma akşamları ölülerin ruhuna Yasin-i Şerif okunmak için mi kullanılacak?
İşte Üstad, öyle mukaddes ve kudsî bir kitabın, kelâmullahın bu asra bakan ehemmiyetli mânasına işaret edecek... Ve o, bu vazifenin icâbını hepimizin bildiği gibi, en ağır şartlar altında, daima hayatı tehlikede olarak yapmak suretiyle îfâ etmiştir. Bunun için fazla söz söylemeye zannederim ihtiyaç yoktur.
Bir avuç şâkirdin ihlâsı
...Şu Risâle-i Nur dersini dinleyen, sonra başında iki elin parmağı kadar az olan ve hakikaten geçim derdine müptelâ olan bu insanlar, Risâle-i Nura birinci derece muhatap onlardır. İşte onların ihlâslı davranışlarının neticesidir ki, bugün bu eserler elimizde bulunuyor.
Mektup şeklinde, kâğıtlar üzerinde, parça parça, köyden köye gezdirilen Risâle-i Nur, böyle kitaplar halinde mi idi canım?
İlk defa Haşir Risâlesi Kur’ân hurufatıyla tabedildi. O tab da—Allah rahmet eylesin—Şamlı Hâfız Tevfik’in dediği gibi, Üstad’ın kemerindeki otuz altınını bu işe sarf etmesi ile oldu. Kitapların çoğunu da hediye ederdi.
Ev sallanıyor!
Sonra, muhacir Hafız Ahmed... O zatın erkek misafirleri için küçücük bir odası vardı. Üstad Barla’ya, karadan değil, göl tarikiyle, motorla geliyor, sahile çıkıp doğru Muhacir Hafız Ahmed’in o odasına gidiyor. Kendisini kimse tanımıyor, neyse misafirdir. Zaten Hafız Ahmed de misafirperver bir zat idi. İftar zamanı yakın. Peynir, zeytin gibi üç-dört parça iftariyelik getirmiş. Üstad birini alıyor, diğerlerini götür diyor. Yatsıdan sonra, Üstad o odada yalnız kalıyor.
Hafız Ahmed kendi anlatıyor: “Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir de baktım, ailem beni dürtüyor. Baktım ki ev sallanıyor. Üstad, 'Rabbî innî messeniyeddurru ve ente erhamürrahimîn' diyor. Çok gür olarak söylüyor. Evet, ev sallanıyor. Hanımıma dedim ki, Allah bizim başımıza bir devlet kuşu kondurdu.”
Yemek ve kira parasını peşin verirdi
Üstad, beş senelik kirasını peşin vermek suretiyle orada kaldı. Kendisi ile biz de orada görüşmüştük. Akşamdan akşama kendisine yemek gelir; Üstad da, minderini kaldırır, o zaman tedavülde olan heykelsiz nikel on kuruşluklardan bir tane verir, sonra yemeği alırdı.
Üç-beş misafir de gelse yiyecekleri odur. Beş tane kedi misafir geldiği zaman da yiyecekleri odur. Kedilerin yemeğini peşinen ayırır; misafirler beklerler. Götürür, kedilerin yemeklerini kor, onlar yemeğe başlarlar. Ondan sonra gelir. “Fiatını verelim, Bismillah” der, yemeğe başlanır.
İlk gittiğimiz zaman, ilk sofra yemek hatırası da şöyle olmuştu: İlk yemek girdi. Biz yedi-sekiz kişi oturduk. “Fiyatını verelim, Bismillah” yemeğe hemen başlanmıyor. Biraz duruyor, “Bismillah”, biraz daha duruyor “Bismillah...”
Ben çok zaman sonra hükmettim ki, biz Bismillah’ı şümulüyle söyleyemiyoruz da, o zat herbirimizin namına "Bismillah" diyor.
Isparta havalisinde hamur tahtasını sofra diye kullanırlar. Hamur tahtası geldi. O kadar insan yedi. Elhamdülillah. O yemek bitmedi. Yemek hemen hemen geldiği gibi gitti.
Çay içerken, hep onu hatırlarım
Bir defa yanına gittiğim vakit, o gün-Sıddık Süleyman dahil—yanındakiler bir tarafa gitmişler. Hiç kimse yok. Kalktı, kendi eliyle çay yaptı. Böyle bir bardağa kendisine, saplı büyükçe bir bardağa da bana çay koydu. Daha fazlasını verir. Yine fiyatı var. Çayı içerken unutmuşum. Dibinde biraz artmış. “Kardaşım, sen sünnet bilmez!” dedi. Şimdi imkânı mı var, bir çay içeyim de, Üstad’la beraber içtiğimiz çay hatırıma gelmesin. Ve sonunda hâtıra canlanmasın “Sen sünnet bilmez!"
Nereye gitsem diyorlar, “Üstad’la olan maceranızı anlatın.” Üstad ile olan mâceram ne olacak ki, diyorum.
Mâcerası şudur: Elimizdeki kıymetli eserlerin ne gibi şartlar altında yazıldığını düşünün. Bunlar düşmanlar tarafından bile takdir ediliyor. Ama malumdur ki, kıymetli eserler, bilhassa münekkitlerin eline geçecek, onların diline düşecek kıymetli eserlerin kusuru olmamak gerektir. Mesail-i imaniyeden bahsediliyor. Bu eserlere karşı kusur aramak için kulaklarını dikenler çıktı. Halbuki böyle bir şey yok (yani eserlerde kusur bulamadılar). İftira ettiler, Mustafa Sabri’yi mezardan çıkarıp konuşturdular. İftiranın bu derecesine vardılar. Ancak iftira ile tenkit edebildiler. Eğer bu eserlerin içinde hakikatte bir kusur olsaydı, bu müfterilerin gözünden kaçmayacak idi.
Yaa, onun için asıl hârika olan bu eserlerdir. Bir zat, o da kendi tâbirince, "yarım ümmi, yardımcısız, tazyikat (baskı) altında" ve daima kendisine şüpheli olarak bakılan bir zat tarafından yazılan bu eserler en büyük hârikadır.
Ç@K@ B£Y
01-10-2008, 10:45
ABDULLAH YEĞİN AĞABEYİMİZİN HATIRALARI
Abdullah YEĞİN KİMDİR?
Abdullah Yeğin, henüz bir ortaokul talebesi iken Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyaret edip elini öpmüş ve talebesi olmuştu. Bediüzzaman'ı Kastamonu'ya l936 senesinde sevketmişlerdi. Onun bütün hayatı boyunca kaderin sevki ile gezdirildiğini görüyoruz. O, sıla ile gurbeti kendi gönlünde birleştirmişti.Üstad bu sebepten dolayı nereye sürülmüşse, orayı da bir vatan parçası olması dolayısıyla hoş karşılıyordu. Kastamonu'da l943 yılına kadar kaldı. Bu yıllarda İnebolu, Taşköprü, Daday ve Araç gibi kazalardan İslâmiyeti öğrenmek isteyenler, ecdadına, an'anelerine bağlı insanlar Bediüzzaman'ın etrafında halkalandılar. İşte o tarihlerde Abdullah Yeğin de, henüz küçük bir talebe iken, bu fedakârlar kadrosuna dahil oldu. Bediüzzaman'ın mektuplarında "Araçlı Abdullah" diye ismi geçer. Nur Risalelerini okumaktan dolayı başından geçen hâdiseler roman çapındadır. Bu hatıralar belki bizim yapamadığımız böyle bir çalışmayı da kapı açar ümidindeyim. Onun kadar mahkeme huzuruna çıkmış çok az kimse vardır. Nur davaları sebebiyle Urfa, Gaziantep, Ankara ve Adana hapishanelerinde aylarca yatmış, davaların hepsi de beraat ile neticelenmiştir. Uzun yılların çalışma ve araştırmalarının neticesi olarak "Yeni Lügat" isimli kıymetli bir de eseri vardır..
1-)"Üstada ilk ziyaretim"
"Kastamonu Lisesi, orta kısım ikinci sınıftayım. (l940-l94l), Görüştüğüm bize gelen zatların sitayişle bahsetmeleri üzerine bende onu görmek ve ziyaret etmek arzusu uyandı. Onun hakkında duyduklarım, büyük bir zat olduğu, hediye kabul etmediği ve herkesi ziyaretine almadığı şeklinde idi.
"Bir gün okulda teneffüs esnasında sıra arkadaşım, Üstad’ın komşusu Rıfat'a bu konuyu açtım. 'Burada çok kıymetli bir hoca varmış' deyince arkadaşım, 'Ben onu tanırım, evi bizim evin karşısındadır. Çok iyi bir kimsedir. Beraber seninle gidelim. Ben bazan ona gidiyorum' dedi."Münasip bir vakitte birlikte gittik.
"Kapıyı çaldık. Kapı açıldı. Yukarı çıkarak sağdaki ilk kapıdan odasına girdik. Evvelâ Rıfat, sonra ben elini öpüp oturduk. Karyola gibi yüksek bir divanın üstüne oturmuş, dizlerine yorganı çekmiş, geriye doğru yaslanmıştı. Elinde bir kitap vardı. Saçları kulaklarının hizasına kadar gelmişti. Gözlüğünün üzerinden bize bakarak, 'Sefâ geldiniz' dedi. Arkadaşımdan beni sordu. O da 'Benim mektep arkadaşımdır' diye beni tanıttı. İsmimi sordu. Çok iltifat etti. İslâmiyetten, imânın güzelliğinden, ölümden, âhiretten bahsetti. Bir müddet sonra yanından ayrıldık
2-)"Çok mütevazi idi"
"Başka bir gün yine ziyaretine gitmiştim. Çok mütevazi, çok engin gönüllü bir insandi.
"Tevazuundan dolayi bana öyle geliyordu ki, çok şey bilmiyor. Çünkü hep bizim bildigimiz şeyleri anlatiyordu.
"Allah'in birliginden, insanin serbest, başiboş olmadigindan, zamanin tehlikelerinden anlatirdi.
"Onun tevazuu, mahviyeti, alçakgönüllü oluşu, sevgi ve alakasi bizi kendisine baglamişti.
"Zaman zaman diger bazi arkadaşlari da alip ona götürürdüm. Çeşitli suallerimize güzel güzel cevaplar verirdi.
"Mektepte bir kisim muallimlerden edindigim din aleyhindeki menfi fikirler, ancak Üstad'in yanina gidince zail olurdu. Ümit ve şevkle ayrilirdik yanindan.
3-)"Muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyor"
"Yine bir ziyaretimde şöyle bir sual sormuştum:
"Muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyor. Allah’in varligini nasil isbat ederiz?"
Bu mevzuda uzun uzun izahlarda bulundu. Bu sualimizin cevabi ne zaman yazildi, iyice hatirlamiyorum. Yanina gittigimde Ayetü'l-Kübrâ'dan, Küçük Sözler'den Mehmed Feyzi Pamukçu Agabey okur, biz de defterlerimize yeni yaziyla yazardik.sh:»(s.160)
"Ekseriyetle kâtipligini Mehmed Feyzi Efendi yapardi.
"Kastamonu civarinda Karadag ve Haci Ibrahimdagi denilen yerlere bazan pazar ve tatil günlerinde müteaddit defalar Üstad'la birlikte giderdik. Üç dört kişi kirda, ayet'ül-Kübrâ'dan ve Sözler'den okurduk. Bazan Risaleyi, tashih ederdi. Imanî, Islâmî mevzularda konuşmalar ve sohbetler olurdu.
"Bediüzzaman Hoca'nin yanina kimler gitti?"
"Bir gün mektepte cografya dersinde idik. Cografya hocasi, 'O mürteci Bediüzzaman denilen Hoca'nin yanina kimler gitti?" diye sinifta sordu. Alti kişi parmak kaldirdik. Neden, niçin gittigimizi sordu. Üstad'in inkilâp düşmani oldugunu, Atatürk'ü sevmedigini söyledi. Bizi inzibat meclisi denilen disiplin kuruluna sevketti.
"Disiplin kurulunda çeşitli sualler soruldu. Yazili-cevapli ifadelerimiz alindi. Neticede Suat isimli arkadaşimiza ve bana alti gün mektepten tard cezasi, diger arkadaşlara da ihtar, tekdir gibi cezalar verdiler.
"Verdigimiz ifadelerde dinimizi ögrenmek için gittigimizi, kimse aleyhinde bir konuşma olmadigini, dindar oldugumuzu, ibadet etmeyi sevdigimizi söyledik. Denizli hadisesinde kaldigim evi polisler bastilar. Inceden inceye arama yaptilar. Bir şey bulumadilar." Üstad'in evinde bana ait bir defter ve ismim bulundugu için Denizli savcisi telgrafla evimizin aranmasini istemiş.
"Emniyette ifadem alindi. Başimdan geçenleri oldugu gibi anlattim. Savci: 'Müftü var, birçok hocalar var. Niçin onlarin yanina gitmiyorsunuz?' dedi. Ben de müftüyü tanimadigimi söyledim.
4-)Urfa yılları
"Askerlik yıllarımız hariç Urfa'da sekiz sene kaldım."Üstad, hayatının son yıllarında gezmeye başlamıştı.Biz, mutlaka Urfa'ya da gelir diye bekliyorduk. Hattâ davet etmiştik. Gazetelerden seyahatlarını takip ediyorduk. Vefatından bir iki ay önce Isparta'ya gitmiştim. Ziyaretimde:
"Üstadım! 'Urfa'ya geleceğim dediniz' gelemediniz. Oradaki yatak vesair eşyalarınız ne olacak?' demiştim."Sen ne yaparsan yap, seni vekil ediyorum' dedi."Ben de 'Satarım' dedim. 'Sen bilirsin' gibi cevaplar vermişti. Artık ben Urfa'ya geleceğinin ümidini kaybediyordum. Belki de gelemeyecek diye düşünüyordum.
5-)"Üstad Urfaya geldi"
"O sırada Üstadımız çok seyahat ediyordu. Lehinde, aleyhinde yazılar gazetelerde çıktığı gün, gazeteleri takip ediyorduk. Kadıoğlu Camii hücresinde kalıyordum. Hüsnü kardeşim ve Zübeyir Ağabey Üstadımızın yanında idi. Abdülkadir Badıllı da askere gitmişti. Onun için yalnızdım. Gelen giden ziyaretçiler, Risale-i Nur isteyenler oluyordu. Bir Pazartesi günü, öğle yakındı. Abdest alırken hararetle birisi geldi. 'Üstad geldi, Üstad geldi' diye acele söyledi. Ben ayaklarımı yıkarken Zübeyir Ağabey acele ile dış kapıdan içeri girdi. Telaşla Üstad geldi. 'Acele gel' diye beni çağırdı. Acele ile ayaklarımı yıkadım. Hemen beraber koştuk. Sabri Küçük, 'En iyi otel, İpek Palas otelidir' demişti. Taksiye bindik, o tarafa gittik. Takside Üstadımızın halini, zafiyet ve halsizliğini görünce, çok perişan olmuştum. Âdeta ağlamak istiyordum. Daha evvelki görüşmelerimizde sık sık bize diyordu: 'Bana bağlanmayanız. Risale-i Nur'a bağlanınız. Ben aciz bir insanım, kusurlarım var. Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır, ona bağlıdır. O size yeter. Ben de sizin gibi bir ferdim. Beni büyük bir zattır diye tanımayınız. Risale-i Nur'da konuşan delil ve bürhan, hakikattır.' İşte bu sözlerin mânâsını düşünüyorum. Şaşkın bir halde idim. Üstad'la konuşmadığımız için üzgün olduğum gibi hastalığının şiddetini de görüyor, müteessir oluyordum. 'Bana bağlanmayınız' sözlerini düşünüyordum. Hemen Üstadımız geldi, diye seviniyor, hem de hastalığının şiddetinden çok müteessir oluyordum.
"Üstad çok rahatsızdı. Ayakta duramayacak bir halde idi. iki koluna girerek İpek Palas Oteline çıktık. Bu esnada gelen polisler Üstad'ın kim olduğunu soruyordu. Biz de cevap veriyorduk.
6-)"Küfür ölmüştür"
"Salı sabahı, yani gelişinden bir gün sonra rahatlar ve iyileşir gibi olmuştu. Yanına girdiğimde bana hitaben, 'Hiç merak etme! Küfür ölmüştür. Bundan sonra bir halt edemezler!' diyordu. Elimi bırakmak istemiyor, Urfa'nın ehemmiyetinden bahisle Urfa'lıların İslâmiyete olan hizmetlerinden anlatıyordu. Gelen ziyaretçilere de çok alâka ve iltifat ediyordu. Yüzlerce Urfa'lı otele gelip, ziyaret edip elini öpüyorlardı.
"Polisler, zabıta müdürleri, çeşitli memurlar, gruplar halinde ziyaretine geliyorlardı. Otelin etrafı mahşerî bir kalabalıkla kuşatılmıştı. Üstad polislere hitaben: 'Biz sizlerin yardımcısıyız. Biz de emniyet ve asayişe hizmet ediyoruz' diyordu."Hastayım, Urfa'dan ayrılamam"
"Gelen memurlar, Üstad'ın Urfa'yı terketmesini istiyorlardı. Yukarıdan gelen emri tebliğ ediyorlardı. Üstad, onlara cevaben:
"Siz görüyorsunuz, ben hastayım. Belki de buraya ölmek için geldim. Bu vaziyette ben yola gidemem. Biz birbirimizin yardımcısıyız. Risale-i Nur ve talebeleri daima emniyet ve asayişe hizmet etmişlerdir. Biz ehl-i dünyanın işlerine karışmıyoruz. Benim halimi şimdi görüyorsunuz. Siz benim namıma gidin, çalışın, ben buradan gidemem' diyordu. Polisler gittikten sonra halkın eşrafı ve Demokrat Parti ileri gelenleri otele girerek üstad'ın durumu ile çok yakından ilgilendiler. 'Biz Üstad'ı hiç bir yere vermeyiz' diyerek vermemek için çalışacaklarını söyleyip ayrıldılar.
"Başvekil Adnan Merderes'e telgraflar çekildi. Senelerden beri imana hizmet eden, bütün ömrünü İslâmiyete vakfeden, daima milletimizin selâmetine çalışan ve dua eden, doksanlık bir İslâm mücahidinin Urfa'dan gitmesini istemek, neden icap etsin?Müfsitlerin, memleket ve din düşmanlarının iğfaline hükümetin, iktidarın vesile olmaması, âhir ömründe bu zatın serbest nefes almasına mani olunmaması için telgraflar çekilmesini, civar vilâyetlerdeki kardeşlerimize telefonla bildiriyorduk. Urfa'lıların müracaatlarıyla hükümet doktoru ve sıhhat müdür gibi zatlar Üstad'ı muayeneye geldiler ve hastalığını gördüler. Katiyyen ve asla bu zat böyle yola çıkamaz, diye kararlarını verdiler. Salı günü halk ve hükümet arasında adeta bir hâdise çıkacak gibi idi. Urfa'lılar: 'Biz Üstadımızı bırakmayacağız' diyorlar ve hükümet ise Üstadımızın gitmesinin tekrar tekrar Ankara'dan Dahiliye Vekâletinden bildirildiğini söylüyorlardı. Urfa Demokrat Parti Başkanı merhum Mehmed Hatipoğlu celâlet ve şecaatla 'Üstadımızı vermeyeceğiz' diye çalışması binlerce tebriklere şayestir. Nihayet o gün mücadele ile geçti. Hattâ Üstadı
mızın geldiği arabayı Hüsnü Bayram kardeşimizden polisler teslim aldılar. Anahtarlarını alıp, 'Yarın sizi yola çıkaracağız' diye hazırlıkta bulunmalarını söylediler.
Ç@K@ B£Y
01-10-2008, 10:46
ABDULLAH YEĞİN AĞABEYİMİZİN HATIRALARI
7-)"Üstad vefat etmişti"
"Üstadımızın başında sıra ile nöbet bekliyorduk. Otelci bize çok yardımda bulunuyordu. Kolaylık gösteriyordu. 'Benim misafirime polisler nasıl karışır, misafir olan böyle bir zatı nasıl rahatsız edebilir? Bunu kanun da kabul etmez, insanlık da' diyerek İslâmî şecaat ve cesaretini gösteriyordu. Gece geç vakte kadar Urfa'lı çok kimseler Üstadımızı ziyaret ettiler. Üstadımız hararetle onları okşuyor, vedalaşıyordu. Üstadımızın vefat edeceği hatırımıza geliyor ve fakat hizmetinin bitmediğini düşünerek aklımız kabul etmiyordu. Fakat bir kaç ay önce Isparta'daki ziyaretimde, 'Ben Risale-i Nur neşroluncaya kadar bir ömür istiyorum. Ondan sonra bana lüzum kalmamıştır. Benim vazifemi Risale-i Nur yapar' şeklinde konuşmuş idi. Fakat biz bunları düşünecek halde değildik. Gece saat üç sıralarında ben postahaneye merhum Adnan Menderes'e yıldırım telgrafı çekmeye gittim. Telgarafta 'Doksan senelik ömrünü dinine, milletine hizmet için vakfeden kahraman-ı İslâm, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin bunca sene çektiği zulüm ve işkence yetmiyormuş gibi, bir de kendi memleketinde misafirliğine dahi müsaade edilmiyor. Bu zulmün müşsebbipleri hesap vermeyecekler mi?' gibi ifadeler vardı. Merhum Adnan Menderes, o zaman İstanbul Park Palas Otelinde misafir idi. Ben postahaneden otele geldim. Bazı kardeşlerimiz Üstadımızın yanındaki başka bir odada idiler. Üstadımızın yanında Bayram Yüksel kardeşimiz bekliyordu. Ben de bir bakayım diye gittim. Bayram kardeşimiz bir kenarda, Üstadımızın odasında dua ediyordu. Bana gürültü etmeyelim, diye işaret etti. Fısıltı ile bana dedi ki: 'Üstadımız uyudu, Şimdi çok rahat, gürültü etmeyelim, uyanmasın. 'Ben yaklaştım. Nabızlarına baktım, atmıyordu. Nefes alışına dikkat ettim. 'Kardeşim! Nefes aldığını hissetmiyorum.' Bayram kardeş de, 'Üstadımız bayıldı. Eskiden de bir defa böyle olmuştu' dedi. Sonra Zübeyr Ağabey geldi. O da Üstadımızın bayıldığına ve uyuduğuna inanıyordu. Vefatını kabul etmiyorlardı. Halbuki Üstadımız (Allah ondan ebediyen razı olsun) saat 03:00 sıralarında derin derin nefes alarak yatarken, Bayram kardeşimizi onun başucunda bekliyormuş. Üstadımız hafif doğrularak Bayram kardeşimize sarılır gibi yaparak uzanmış ve sakin bir hale geldiğinden Bayram kardeş, Üstadımız bayıldı zannederek etrafını örtmüş. 'Rahat etsin inşaallah iyi olur' diye bekliyormuş
"Biz hepimiz üzüntü ve ızdırap içinde sabahı bekledik. Namazdan sonra Urfa'lı Kurrâ Hafız Mehmed Efendi geldi. Üstadımızı ziyaret etmek istiyordu. Bir gün evvel ziyaret etmek için, zannedersem Mahmud Hasırcı ile beraber göndermiştim. 'Gelsin diye haber verilmişti. Üstadımızın kapısını açtık. Üstadımızın yüzünü açarak gösterdik. Mehmed Efendi 'İnnâ Lillah ve innâ İleyhi Râciûn' diyerek mağfiret duasında bulundu. ‘Üstad vefat etmiş, niye haber vermiyorsunuz?' dedi ve gitti.
8-)"Her tarafa haber saldık"
"Biz her tarafa, kardeşlerimize telefon veya telgrafla Üstadimizin vefat haberini bildirmeye başladik. Sabahleyin saat sekiz siralarinda bir Albayla, Emniyet Müdürü otele geldiler. Bize sert sert: 'Ne duruyorsunuz? Gitmeyecek misiniz?' diye çikiştilar. Hemen bizden evvel otelci: 'Gitmeyecekler, boşuna ugraşmayin. Üstad vefat etmiştir' diye onlara cevap verdi. Onlar da süratle dönüp gittiler. Aglamak istiyorduk. Gözyaşlari, hiçkiriklar bogazimizda dügümleniyordu. Fakat gelen telefon, sorulan şeylere cevap vermek zorunda idik.”
Urfalilar tarafindan Üstadimizin kabrinin Dergâhta olmasina karar verildi. Çarşamba ve Perşembe günleri Üstadimizin naaşi yikanarak bekletildi. Urfa Valisi Urfa'da bulunmuyordu. Perşembe günü akşam üzeri Vali Bey, bizlerle görüşerek, fazla bekletilemeyecegini ve imkân kalmadigini söyledi. 'Bu mübarek Cuma gecesi onu kabre koyalim' diyordu
9-)"Herkes Urfa'daydı"
"Nihayet biz de o gece Kadir Gecesi olması ihtimali, Ramazan'ın yirmi beşinci Cuma gecesi olması ve Urfa'ya çok Nur Talebesinin gelmesi gibi sebeplerle ister istemez, kabre konulmasına taraftar olduk. Diğer vilâyetlerden 'Üstadımızın namazına biz de yetişelim' diyerek, telefon ve telgraflar geliyordu. Dergâhta Üstadımızın gasli için tedbirler alındı. Otelden Dergâha kadar kalabalık ve sokaklar almayacak derecede izdiham içerisinde Üstadımızın tabutu eller üzerinde götürüldü. Sanki bütün dünya Urfa'ya toplanmış gibi bir hal vardı. Urfa'nın eski hocalarından ve Üstadımıza çok hürmet ve sevgisi bulunan Molla Hamid Efendi ve daha birkaç hoca ve imamlarda Üstadımızın yıkanmasında hazır bulundular. Nihayet oradan alıp Ulu Cami'ye namaz kılınması için binlerce kişinin elleri ve başı üstünde götürülmüştü. Caminin içindeki sol taraftaki bir odada akşama kadar bekletildi. Perşembe gecesi tabutu caminin içine alınarak hatimler indirildi. Sabahlara kadar dualar edildi
10-)Muhteşem bir cenaze namazi
"Perşembe günü ikindi namazini müteakib Ulu Camiin avlusunda cenaze namazi kilindi. Her taraf, meydanlar ve binalarin üzerleri dahi insanlarla dolu idi. Ekseri Nur Talebeleri, Urfa'lilar ve hariçten gelenler, Vali, Belediye Reisi, hep namaz da hazir idiler. Mübarek tabutu tekrar eller üzerinde, askerler, polisler yardimiyla ve iştirakiyle Halil-ür-Rahman Dergâhina götürdük. Gerek Üstadimizi Halil Ibrahim Dergâhina götürürken, gerekse çikartirken senelerce Üstadimizin hizmetinde bulunmuş Zübeyr, Bayram, Hüsnü birbirlerine kolkola vermişler, adeta kendilerini kaybetmişler, agliyorlar, 'Ah Üstadimizi' diye feryad ediyorlardi. Ben bir zaman onlara demiştim: 'Kardeşim, kendinize gelin, biz Üstadimizin fani şahsina bagli degiliz.' Merhum Ceylân kardeşimiz de buna cevaben dedi ki: 'Sen ne konuşuyorsun, Üstadimiz herşeyiyle Kur'ân'indir, Islâmindir' diye cevap verdiler... O gün adeta kiyamet kopmuş gibi bir hal vardi. Yagmur yagiyordu. Sema agliyordu...
"Etraftan bütün bizi taniyan kardeşlerimiz, 'Nur Talebeleri başiniz sag olsun' diyorlardi. Senelerce evvel Üstadimizin bana hitaben: 'Sana başin sag olsun diyecekler, keçeli keçeli' dediginin mânâsini o aci günde anlamiştim. Hayatimda böyle bir manzara ve bir hal ile karşilaşmamiştim. Böyle bir vefat hâdisesini görmemiştim. Üstadimizin senelerce evvel 'Ben de Urfa'ya gelecegim' demesi bu şekilde hiç beklemedigimiz bir tarzda tecelli etmişti. Bütün Urfa'lilar bizimle alâkadar oluyorlar, acilarimizi paylaşiyorlar ve bizleri teselli etmeye çalişiyorlardi. Bütün gelen misafirleri kurbanlar keserek memnun ediyorlardi. Ziyafetlerle, Islâmî kardeşligi yaşayişlariyla temsil ediyorlardi. Ulu Camiin önünde müteaddit kazanlar konulmuş, yemekler pişirilmişti.Hükümetin evhami"Üstadimizin Urfa'ya gelişi hükümeti ve bilhassa muarizlari evhama düşürmüştü. Üstadimizin kabrinin çok mübarek bir yerde bulunmasi, ziyaretçilerin her taraftan gelmesi, hususan etraf köylerden ahalinin kabri ziyaret edip,yüzlerini kabre sürmeleri gibi halleri ve ayni zamanda Şafii Mezhebinde cenaze namazinin kabre karşi durarak da, mevta kabirde iken de kilinabildiginden, Üstadimizin cenaze namazina yetişemeyen Şafiîlerin kabre namaz kilmalari zulmetli münevverler arasinda su-i zanna sebep oluyordu.
"Gelenlerden bazilari şişelere Dergâhin suyundan dolduruyorlar, kabrin üzerine koyup dua ettikten sonra hastalarina şifa olsun diye içiriyorlardi. Yine bir kismi Üstadimizin kabrinin üzerine şeker koyuyor ve onu hastasina götürüyordu. Bazilari da hatira olarak, kabrin topragini ceplerine koyup götürüyorlardi. Baktik ki kabirde toprak kalmiyor, beton ile üzerini sivamak mecburiyeti hasil oldu.
"Üstad sagliginda müdemadiyen mezarinin gizli kalmasi için Cenab-i Hak'tan niyazda bulunurdu. Bunun sebebi kendisine soruldugunda, 'Bu insanlar mezar ziyaretinin usülünü bilmiyorlar, mezarda yatan makbul kullari vesile ederek Cenab-i Hakkin dergâhina el açacaklarken, tehlikeli bir şekilde mezarda yatanlardan dilekte bulunuyorlar. Hayatta rahat yüzü göremedim, mezarimda rahatsiz edilmemek için Rabbimden mezarimin gizli kalmasini niyaz ediyorum' derdi. Gerçekten de mezarinin bir kaç ay Urfa'da kalmasi esnasinda bu arzunun ne kadar isabetli oldugu açikça anlaşilmişti.
Ç@K@ B£Y
01-10-2008, 10:47
ABDULLAH YEĞİN AĞABEYİMİZİN HATIRALARI
11-)"Her haliyle müstesna idi"
"Üstadımız lisan-ı hali gibi lisan-ı kali de bedi olduğundan onu gören hayretle ona bakardı. Çünkü kıyafeti, hali, hareketi kimseye benzemiyordu. Onun için onun şemâili hiç hatırımdan çıkmaz. İlk gördüğüm zaman ortaokulda olduğum halde kıyafeti bende öyle bir tesir bırakmıştı ki, ecnebi kılığını bir şiar-ı medeniyet telâkki eden Avrupa mukallitlerine karşı içimde bir nefret hasıl olmuştu.
"Hattâ önceleri Kürtlere karşı bir soğukluk vardı. Bizde Kürtlere hakaret ederler, elekçilere, çingenelere ve Kürt derlerdi. Üstad'ı gördükten ve onun samimî, şefkatli, âlicenap, îmanlı, merhametli tavır ve sözlerini dinledikten sonra, fakirlere, Kürt denilen kimselere, îman, cihad ve din kardeşlerimize bir muhabbet, bir hürmet hasıl oldu. Eskiden konuşmak istemediğim, o kılık kıyafeti bize benzemeyen kimselere karşı içimden bir sevgi hasıl olmuştu. Zulmün şiddetli devrinde (l940 senelerinde), polisten, jandarmadan halkın çok çekindiği zamanlarda aynı eski kılık kıyafetiyle sert ve dik adımlarla polis nezaretinden vali konağına doğru gidişini ve etraftan halkın ona hayretle bakışını, ürpererek seyredişini hiç unutmam.
"O zaman ben ve bir kaç arkadaşım Kastamonu Lisesi bahçesinde idik. İmanı, inancı, yüzünden, her halinden okunan bu vatan evlâdı, haliyle, tavrıyla müstevlilerin medeniyet namına telkin ettikleri sahtekâr zihniyete azimle karşı duruyordu. Bu hali ben o zaman düşünemiyordum, fakat içimden dinsizlere, din aleyhindekilere karşı bir nefret hasıl olmuştu. Üstad'ımın lisân-ı hâli bana bu dersi verdiği gibi, onun daima Allah'a iman, âhirete iman, Kur'ân'ın kudsiyeti, dinsizleri sevmemek, onlara taraftar olmamak halini telkin etmesi de unutamadığım hallerindendi. Onun lisan-ı hali dindarlığın şerafetini ilân ediyor, zihinlere nakşediyordu."Yazdıklarını yaşıyordu"
"Ben Üstad'ımın yanına şunun için gitmiştim: Kimseden hediye almazmış. Yaşayışını gördüm, hakikaten fakirdi. Odasının birinde bir kilim ve bir kaç tane bezden seccade vardı. Gerisi ise tam takır, boştu. Halkın eşrafı ve zengin kimseleri ona bir şey getirseler, o çok lâtif bir surette onu reddederdi. Kimseyi de gücendirmek istemezdi. Mutlaka bir karşilik vermeden bir eşya almaz ve yemezdi. Hakikaten yazdigi derslerdeki hali yaşiyordu. Konuşmalari hep Risale-i Nur'du. O derslerin tekrarı gibiydi. Onun için ben dikkatsizlik eder ve bazan da sözlerine aldırış etmezdim. Bu yazılıdır, ben bunu okurum ve biliyorum zannı ile hareket ederdim. Bu gafletimi de unutmuyordum..
"Kastamonu'da iken işim olmadigindan ziyaretine giderdim. Ve bazen odun kirmak, suyunu getirmek gibi hizmetlerini yapmak isterdim. Onun kimsesiz haletine, fakirliğine merhameten yapmak isterdim. Bunu sonradan hatırlıyorum.
"Emirdağ'da bana: 'Ben şimdi eski Abdullah'ımı kaybetmişim. Eski Abdullah yok' derdi. Çünkü ben o zaman ( Üstad büyük bir zattır. Âhirzamanda gelen bir ıslahatçıdır, diyerek) değil ona daha başka bir ihtiyar hoca diye hürmetle hizmet etmek isterdim. O bunları hissetmişti. 'Ben kendime hürmet istemiyorum, bana bağlanmayınız. Risale-i Nur'a bağlanınız. O Kur'ân'ın dersidir.' diye daima nazarı Risale-i Nur’a verirdi.
"Allah rızası için çalışmayı ders verirdi"
"Bir gün bir iş için iki elim önde birbirini tutar durumda, farkında olmadan hürmetkârâne bir tavırda Üstad'ın önünde durmuştum. O beni şiddetle azarladı, 'Ben hürmet istemiyorum' diye hiddet etmişti..
"Bununla beraber sırf rıza-ı İlâhiyi hedef ittihaz etmemizi daima telkin ederdi. Bir kaç üniversiteli arkadaşla Emirdağ'a ziyarete gittiğimizde, bize şu şekilde tenbihatta bulunmuştu:
"Kardeşim dünyada benden bir menfaat ümit ederseniz veya âhirette birşey bekliyorsanız, benim yanımda duramazsınız. Benden hiçbir şey beklemeyiniz. Ben de âciz kusurlu bir insanım. Sırf Allah rızası için bu ihtiyardır, hastadır, kimsesizdir diye düşünüyorsanız sizi kabul ederim...'
12-)"Hediye kabul etmiyorduk"
"Yanında, hizmetinde kaldığımız müddetçe otuz kuruş tayinat parasından başka da bir şey vermiyordu. Kimseden hediye kabul edemiyorduk. Bazan otuz kuruşa bir kilo un alır ve un çorbası yapardık. Bir Kurban Bayramı'nda komşumuz Cafer Ağa kurban kesmişti. Israr etti, "Et getireceğim, kabul edin' diye.... Ben içinden Üstad gücenir diye kabul etmek istemedim. Fakat kalben kabul etsem ne olur, bu bayramdır, diye düşünüyordum. Bir müddet sonra Cafer Ağa, Üstad'ı gördü ve beni şikâyet etti. Kurban payı veriyorum, almıyor diye. Daha evvel Üstad, benim kalbimi okumuş ki, 'Sana bayramda et kabul etmene müsaade ediyorum' demişti. Bu durum beni hem çok mahçup etmiş, hemde sevindirmişti.
13-)"Ben Muallim Mustafa Sungur"
"Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde üçüncü sınıfa derste iken birisinin beni aradığını haber verdiler. Hemen çıkarak kapıya gittim. Köylü kıyafetinde genç bir arkadaştı.
"O kendisini 'Ben Muallim Mustafa Sungur' diye tanıttı. 'Üstadımızın yanından geliyorum' dedi ve beni kucakladı. Ben mahcup oldum, âdeta, ona sarılmak istemiyordum. Âlemin gözü önünde öyle köylü kıyafetli birisi ile sarılmak onuruma dokunuyordu. Fakat onun samimî anlatışları, fedailik durumu, Risale-i Nur'a olan sevgisi, bağlılığı bana çok tesir etmişti.
"Bunu nakletmekteki maksadım şudur: Risale-i Nur ve Üstad, insana samimî bir halet kazandırıyor. Mütevazi, enaniyetsiz, gurur ve kibirden âzade, kendini beğenmeyen, samimî, açık kalbiyle Cenab-ı Hakka mütevvecih olmuş, dünyanın en hayırlı vechesine dönmüş bir halet kazandırıyordu. Bu hal Üstad'da daha ulvî bir tevazu halinde görünüyordu. Hangi Nur Talebesiyle karşılaşsam, bu halet az çok belliydi. Hakiki ve ciddi bir samimiyet insanı sarıyordu. Onun için Üstadımızı ilk gördüğümde, onun tevazuu bana çok tesir etmişti. Hattâ 'Kitap yazabilir mi, Arapça bilir mi?' diye Feyzi Efendiden sormuştum.
14-)"Risale-i Nur kimdir?'
"Üstadımız kendisinden bahsetmezdi. Risale-i Nur'u methederdi. Ben de çocukluktan olacak, bu Hocanın bahsettiği Risale-i Nur kimdir? diye düşünürdüm. Bir gün Feyzi Efendi'ye sormuştum: 'Bu Risale-i Nur kimdir?' O da bana aynı odada kitap mütalaası ile meşgul olan Üstad'ımızı göstererek, 'Efendi, Efendi' demişti. Ben de taaccüple bakmıştım. O zaman demiştim; 'Peki kitap yazabilir mi? Arapça bilirmi?' ilâ ahir... Üstad'ımızın, insanın en yakın dostu, en fedakâr kardeşi, en samimî arkadaşı gibi hareketleri ister istemez insanı kendisine bağlıyormuş. Fakat o kendisine değil, Kur'ân hakikatlarına, Risale-i Nur'a bağlanmamızı temine çalışıyordu.
"Ankara'da iken, her şeyi bırakıp Üstad'ımızın yanına gitmek istiyordum. Fakat düşünüyordum. Babam harçlık göndermezse, bir menfaat beklemeden, kimseden bir şey almadan nasıl yaşarım diye cesaretim kırılıyor. Üstadın kalbimizden geçenleri bildiğine, çok zaman cevap verdiğine veya tevafukla bu gibi şeylerin nasıl halledildiğine misal olarak şu hâdiseyi zikrediyorum:
"Emirdağ'a geldiğimde bir kitap açtı, bir sahifeyi gösterdi ve 'Okuyabilir misin?' dedi. Kitap, Kur'ân yazısı ile yazılmıştı. 'Yavaş yavaş okurum' dedim. Zora zora kitabı okudum. Orada talebe-i ulûm'un rızkına bereket düşer meâlinde mühim bir ders vardı. Okuyup bitirdikten sonra, 'Dersini aldın mı?' dedi. Ben de Ankara'da o fikrimi hatırladım 'Aldım Üstad'ım' dedim.
15-)"Şimdiki talebelerim daha fedakârdir"
"Bir gün fedakârlıktan bahsederken demişti:
"Benim şimdiki talebelerim, Ruslarla harbederken benimle Şark'ta kendini ateşe atan fedâilerden daha fedakârdırlar. Çünkü, bütün ömrünü feda etmek kolay değildir. Bir anda insan kendini ateşe atsa, şehit olur gider. Devamlı surette sadakatla, fedakârlık ise, öyle kolay değildir. Onun için benim bu zamandaki talebelerim Eski Said'in talebelerinden daha fedakârdırlar. Ne vakit Şark'ta bu sır inkişaf etse, benim hemşehrilerim dine büyük hizmet ederler' demişti.
"İslâm olanlardan kimsenin aleyhinde konuşmamızı istemezdi. Hattâ iyi biliyorum. Müslümanların reisidir diye, Mısır Devlet Başkanı Abdünnasır'ın aleyhinde konuşturmazdı. ingilizlere karşı sertçe ve cesurca karşı geldi diye onu da takdir ederdi.
16-)"Çok muktesitti"
"Üstad'ımız muktesit olduğu gibi, bizi de iktisatlı harekete alıştırıyordu. Bir defa soğukta kömür yak diye mangalı gösterdi. Ben her zaman yaktığımız kömürlerden bir-iki avuç fazla kömür koyarak yakmıştım. Şiddetle azarladı ve 'Bu fazla, israftır; ahmaklık etme' diye fazla kömürü aldırmıştı.
"Her gün veya gün aşırı bir çanak yoğurt aldırırdı. Topraktan bir çanak 25 kuruşaydı. Ağzı örtülü gelmezse ondan yemiyordu. Hem ekmekten bir avucu ile ne kadar koparabilirse o kadar yerdi. Bazan onu da yiyemiyordu. Ekmek fırından ve kapalı yerden alınırdı. Açıktaki ekmekten aldırmaz ve ondan yemezdi. Bir bez torba içerisinde çarşıdan gelir ve daima kapalı kalırdı. Yemeği yalnız başına yemek isterdi. Yemek yerken görsek, yemeğinin belki yarısını bize veriyordu.
"Farkında olmadan yemek yerken içeri girsek, hemen 'Midenin kerameti var' der ve biraz olsun yemeğinden verirdi.
"l953 seneleri zannederim, Çamlıca'da köşkü bulunan Barla'lı eski talebelerinden bir zat Üstad'ı oraya davet etti. Üstad o gün benimle gitmişti. Yanımızda bir de şoför vardı. Çamlıca'ya vardık. Bir kaç zat da oraya gelmişlerdi.
"Öğle vakti yemek geldi. Fevkalâde bir ziyafet vardı. Üstad'ımız hane sahibine fevkalâde memnuniyetini söyledi ve sofraya oturmadı. 'Ben rahatsızım, midem rahatsız oluyor, bana bir parça ayırın, verin' diyerek bizden ayrı bir ağacın altına giderek sadece bir kap yemekten bir parça yemişti. 'Bunu padişah ziyafeti olarak kabul ediyorum' diye ev sahibi zata iltifat etti. Sonra arabada gelirken bana iktisattan ve böyle ziyafetlerin zararlarından ve su-i istimal edildiğinden, din hizmeti mukabilinde karşılık almanın zararlarından, bu gibi zevkli, dünyevî ahvalin faniliğinden bahsederek tenbihatta bulunmuştu.
"Zaten Üstad'ımız daima iki vakit yemek yerdi. Bir kuşluk vakti, bir de ikindiden sonra. Bir kap yemekten fazla yediğini pek bilemiyorum.
vBulletin v3.8.3, Copyright ©2006-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.