Orijinalini görmek için tıklayınız : BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Hazretleri Hakkında Ne Dediler.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:16
Bediüzzaman hakkında İslam ulemasının görüşlerinden bir kısmını bir araya getirmek istedik. Ulemanın nazarı istikametin ölçüsüdür diye düşündük. Faydalı olması temennilerimizle..
Hasan Basri Çantay
Bir gün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık dedi(Abdurrahman Cerrahoğlu)
1961'de Mustafa Polat'la merhum Hasan Basri Çantay'ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat sordu: Neden Üstad tarzında eser yazmadınız. Kardeşim,' dedi. 'Sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.
"Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te'lif etmeye başladı; hem Türkiye'de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.
Türkiye'de her şey onun peşinde; emniyeti, polisi, bekçisi, İslâmiyet’ten mahrum kalmış halkı, İslâmiyet’ten uzaklaşmış insanları hep aleyhinde.
Onun kimsesi yok. Ne ordusu var, ne polisi, ne jandarması, ne bekçisi. Yalnız onun Allah'ı var. Yalnız Allah'a dayanmıştı, yalnız Peygamberine.
(Bayram Yüksel)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:17
Molla Abdürrezzak
Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’ın merkez köylerinden Alaköy’e gittim. Köye giderken merhum Hamit Kuralkan bana’’Dikkat et o köyde çok meşhur Molla Abdürrezak isminde bir hoca efendi var, aman benliğini tahrik edip hadise çıkarma’’ diye tembih etti.
Zaten Bediüzzaman hazretlerinin bu hususta tavsiyeleri hadsizdi. İlim cihetiyle onlara ziyade hürmet ediyor, ellerini öpüyor hayır dualarını almaya gayret ediyordum. Yanlız klasik medrese eğitiminden geçmiş bu zatların Bediüzzaman’ın yenilik ifade eden hüviyetinin tanıyamadıkları da bir gerçekti. Bundan mütevellit ufak tefek münakaşalar oluyor, Risale-i Nur’la aydınlanmış gençlerin, kısa zamanda kendilerine ilmen ve fikren muhatap olacak bir seviye kazanmaları bu hoca efendileri bir cihette hissi olarak rahatsız ediyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın “Selefin hoşlarına giden çok kelimat ve hikayat ve hayalat ve mania ihtiyar ve zinetsiz olduklarından, halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cüret-i tağyire sebep olmuşlardır’’diye tarif ettikleri yenikli meylinden haberleri yoktu. Eski mesleklerini bir cihette muhafaza çalışmaları normaldi.
Köye gittim, doğruca hocanın evine gidip misafir oldum. Hocaya üstadın mantık ilmine dair Kızıl İcaz adlı eserini hediye olarak götürüp takdim ettim. Hoca efendi eseri ayakta kabul edip, öpüp başına götürdü. Köylüler hasat mevsimi olduğu için tarlalarında çalışıyorlardı. Henüz akşama epeyce bir vakit vardı. Ben hocaya: ‘Hocam köylüler toparlanıncaya kadar, Kızıl İcazdan teberrüken bana bir satır ders verir misiniz? dedim. Hoca kitabı açtı başladı okumaya, bir satırı defaatle kendi kendine tekrar ederek sükûtunu devam ettirdi. Baktım anlında sıkıntıdan ter damlaları belirdi. Ben arzumu tekrarladım. Hoca artık dayanamadı bana hitaben: Rahmi Bey bu eserleri anlamak için allame olmak lazımdır diye cevap verdi. Benim de kastım Bediüzzaman’ın hiç şek ve şüphe olmayan muazzam ilmini bu hoca efendiye bir nebze olsun tanıtmak ve enaniyetini kırmak ve onu manen teslim almaktı Hoca Efendi bilahare kendi gibi hoca olan oğluna köylüleri eve çağırmasını söyledi. Köylüler akşam namazından sonra eve gelmeye başladılar. Ben Risale-i Nur’u okuyordum, hoca efendi ağlıyordu. Artık dost olmuştuk. Kızıl İ’caz onu teshir etmişti.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:17
Ömer Nasuhi Bilmen
"Bediüzzaman ile Dar’ül Hikmet-ül İslamiye’de iken tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Ben bizzat birkaç kez sohbetinde bulundum. O dönemde yazdığı bütün makalelerini okudum. Fikirlerinde fevkalade bir tesir vardı. Telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler isimli eserini mütalaa ettim, harikulade bir eserdi. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu millet-i İslamiyeyi sahipsiz bırakmamıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir. O,cebir ve kuvvetin, zulüm ve tahakkümün hüküm ferma olduğu bu devirde gönderilmiştir. ’’ (nakleden: Mehmed Kırkıncı)
Galip Gigin anlatıyor: Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: 'Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek mehaz olacak değerdedir' demişti.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:18
Prof. Ali Fuat Başgil
Bir zaman Profesör Ali Fuat Başgil, 'Üstadın ilmine hayranım. Bizim tahsil ettiğimiz ilimle, Üstadın ilmi mukayese edilemez. Üstada Cenab-ı Hak öyle bir ilim nasib etmiş ki; umman gibi, aştıkça kabarıyor. Bir deniz ki içine girdikçe giriliyor. Bundaki ilmin ucu bucağı yoktur. Diğer eserleri, ilimleri müstesna, yalnız Türkiye'de Osmanlı lisanını muhafaza ettiği kâfidir. Çünkü onun eserleri aynı zamanda Osmanlı lisanını muhafaza ediyor' demişti.(Bayram Yüksel)
Molla Abdullah Dibo
Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’da ikametgâhımız olan Boya Camii’nde oturuyordum. Birden içeri bir hoca efendi girdi. Caminin imamı hocayı ayakta karşıladı. Erciş kazasını köylerinden meşhur hocalardan bir ayağı kesik Molla Abdullah Dibo namında bir zat. Hoca efendi içeri girer girmez caminin hocası Ahmed Efendi Üstadın Arapça İşarat-ül İ‘caz tefsirinden daha evvel tespit ettiği dikkatini çeken önemli bir bahsi hocanın önüne uzattı. Manasını sordu. Hoca henüz daha ayakta idi; “ Ben bunun manasını tek ayağımın üstünde veririm’’ diye kendinden gayet emin bir surette karşılık verdi. Caminin imamı:’’Hocam buyurun minderin üstünde oturarak halledin’’ diye karşılık verdi. Doğu Anadolu’da eski usul medreselerde hocaların birbiriyle fikir teatileri çok yüksek sesle, adeta kavga eder gibi olurdu. O münakaşaları kulak zarınız rahatsız olur. Fakat münazarayı kaybeden taraf kazananın elini öper, fazilet gösterirdi. Molla Abdullah Efendi gece saat 01’e kadar o Arabî ifadenin çözümü için uğraştı ama çözemedi. Çünkü Hz. Üstadın bu orijinal tefsiri eski klasik tefsirlerden çok farklı bir üslup ve ifade ve yorum getiriyordu. İlk okudukları anda zorlanmaları tabii idi.
Hasan Fehmi Başoğlu(Eski Diyanet Reislerinden)
Hasan Fehmi Başoğlu, Hz. Üstadı meşrutiyette tanımış ve onu ziyaret imkânı bulmuş ve Bediüzzaman hazretleri ile tanışmasını şöyle anlatıyor.’’Ben Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken, Bediüzzaman hazretlerinin İstanbul’a gelip, bir handa yerleştiğini ve hatta odanın kapısında ‘’burada her müşkül hallolur, her meseleye cevap verilir. Fakat sual sorulmaz’’ diye levha astığını işittim. Bu hale bir türlü akıl erdiremedim. Bediüzzaman hakkında sitayişkâr sözleri mübalağa kabul ediyordum. Ulema ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işitince tevali eden tavsiyeler üzerine bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Kat’i karar verdim ki; en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece en müşkül ilm-i kelam meselelerinden gayet derin ve birkaç kitapla ancak izah ne ifade edilebilen birkaç mevzu seçtim, ziyaretine gittim. Suallerimi tevcih ettim. Aldığım cevaplar çok harika ve acip olmuştu. Aynen benim hazırladığım tarzda, sanki sanki akşam beraber imişiz ve kitaplara beraber bakıyormuşuz gibi cevaplar verdi. Ben tam tatmin oldum. Ve bizzat anladım ki; onun ilmi, bizimki gibi kesbi değil, Vehbi idi.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:19
Erzincanlı Dede Paşa Hazretleri(V:1973)
Dede Paşa Hazretleri, Bediüzzaman Hazretleri için de ‘’Benim sultanım ne anlatayım, o kadar büyük bir insandı ki; öldükten sonra Kutubluk tacı muallâkta kaldı. Hiçbir veli O’nun yerine geçemedi’’ demişti
Şeyhülislam Cemaleddin Efendi
Avrupalılar bize (Dar’ül Hikmet’e),İslamiyet’e ait bazı sualler soruyorlardı. Bediüzzaman bu suallerin cevabını hemen veriyordu. Ben her soru sorulduğunda bu gördüğünüz kütüphanede araştırmaya başlıyor, onbeş gün araştırdıktan sonra Bediüzzaman’ın verdiği cevapların isabetli olduğunun anlıyordum’’(Oflu Hacı Dursun Efendi’den naklen Mehmed Kırkıncı)
Hacı Veyizsade Mustafa Kurucu
Konya'da Üstadı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu'nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu'dur. Üstadımız hakkında şöyle derdi: 'O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.'
"Üstadımız da Hoca Veyiszade hakkında, 'Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün' demişti…
Osman Aydın anlatıyor: "Konya'ya İmam Hatibe ders vermeye gidince, Hacı Veyiszâde Mustafa Efendiyi ziyaret ederdim. Her ziyarete gidişte bu zat ayağa kalkar, çok hürmet ederdi. Ben bu durumdan çok mahçup olurdum. Bana, 'Ben sana ayağa kalkmıyorum. O Koca Sultana ayağa kalkıyorum. Sen o Sultanın yanından geliyorsun ya, işte onun için ayağa kalkıyorum' derdi.
Yörükzade Ahmet Efendi
"Bolvadin'de Nakşi Şeyhi Yörükzade Ahmet Efendi vardı, mübarek bir zattı. Ben onun doktoruydum. Bu zat talebelerine, diğer ziyaretçilerine ve hocalara:
"Biz icazetleri bıraktık, bizden icazet vermek selahiyeti kalktı. Bediüzzaman buraya geldikten sonra, bizden o vazifeyi aldı! Biz onun emrindeyiz...' diyordu. Bu zat Gümüşhaneli Ziyaeddin Efendi merhumun halifelerindendi. Hem hoca, hem dersiâmdı, Fatih dersiâmlarındandı. Vefat ettiği zaman Üstad talebelerini cenazeye gönderdi, sonra da kendisi ziyarete gidip, tâziye etti.(Tahir Barçın)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:20
Lâdikli Ahmet Ağa
"Konya'nın Sarayönü kazasının Lâdik köyü'nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübarek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselamla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübarek insandı.
"Üstad'ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir'de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad'ın Eskişehir'e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:
"Bediüzzaman her gün Eskişehir'e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?'
"Hakikaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, dua edip geliyordu.
"Ona vazife verdiler. Sen dua et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, dua et, Cenab-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir'e...'Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu. (Tahir Barçın)
Osman Aydın anlatıyor:
"Mustafa Kırıkçı'yla birlikte Konya'nın Lâdik kazasına giderek, büyük velilerden Hacı Ahmed Efendiyi ziyaret etmiştik. Bu zatın devamlı Hızır (A.S.) ile gezdiği ifade edilir. Bizim Üstaddan geldiğimizi öğrenince, Üstaddan çok sitayişle bahsetmişti. Kendisi için, 'Ben Hızır'la yüz sene hizmet etsem, yine Üstad Bediüzzaman'ın mertebesine yetişemem' demişti.
Muhiddin Yürüten anlatıyor:
"Yarbay Reşat Bey, Konya'da arkadaşına, Bediüzzaman Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstadın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, 'Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bediüzzaman'ı soralım' diyor."Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübarek bir zat olan Ahmed Ağa'nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:
"Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarikat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü'l-Aktab'a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (a.s.m.) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun manevî makamını size anlatmaya çalışayım. Bir gün Hızır (a.s.) gelerek, 'Eskişehir'de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bediüzzaman'a gidelim ve dua etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin' dedi. Beraberce gidip, Bediüzzaman'a vaziyetini anlattık. 'Haberim var, haberim var' dedi. Hızır (a.s.), 'Dağlara gidip dua edelim' dedi. Bediüzzaman, 'Ben hastayım, siz dağlara çıkıp dua edin, ben buradan dua edeceğim' dedi. Eğer onun duası olmasaydı, Eskişehir'de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.'
Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı ikna olup Bediüzzaman ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.
Elmalılı Hamdi Yazır
Bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirayetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki:’’Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un alimlerinin gözü öyle bir alim görmemiştir’’ sözlerini bize nakletti. (Mehmed Kırkıncı)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:20
Osman Nuri Efendi
"Bir gün eski alay müftüsü Osman Nuri Efendi:"Kardeşlerim! Sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstadı sizin hafızalarınız anlamaz. Üstad acaip bir insan. Sizler Risale-i Nur'u anlayarak okuyun. Ben eserlerinin hepsini mütalaa edemedim. Fakat çok kitaplarını tetebbu ettim. Hususan işte görüyorsunuz. Fevzi Çakmak'la her gün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hattâ dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idare edebilecek bir kabiliyet var. Ben öyle görüyorum ve hakikaten de öyledir' demişti.(Bayram Yüksel)
Erzurumlu Mustafa Necati Efendi
Mustafa Efendi ‘’Bediüzzaman’ın İşaratü’l İ’caz ismindeki eserini bir zamanlar okuduğunu söyledi ve kalkıp kütüphanesinden bu kitabı getirerek bize gösterdi. Kur’an’a ait bu tefsirin 1. Cihan Harbi’nde, Pasinler’in dağlarında yazıldığını söyledi.’’Bundaki hakikatler, nükteler, meziyetler ne Keşşaf’ta ne Beyzavi’de ne de başka bir tefsirde yok. Siz tefsir ilmini tahsile başladığınızda bunu size okutacağım’’ dedi.( Mehmed Kırkıncı)
Abdurrahman Efendi
Bir gün Alvarlı Efe’nin Suriye’deki halifelerinden Mehmet Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendi Erzurum’a geldi. Kendisi ulemadan bir zat idi. Osman hoca da onu alıp medresemize getirdi. Orada sohbet ettik ve Lem’alar’dan Kayyum ismini okuduk, ben de izah ettim. Dersten sonra Abdurrahman Efendi ayağa kalkarak: Ben hocalık hayatımda birçok kitap okudum. Gerek Suriye’de gerek Anadolu’da birçok âlimle görüştüm. Ancak Kayyum bu şekilde güzel izahına ilk defa şahit oldum’’ dedi (Mehmed Kırkıncı)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:21
Mustafa Sabri Efendi(Son Şeyhülislamlardan)
Mustafa Akdedeoğlu anlatıyor: 1952'de Kahire'de okuyordum. 1953'te Türkiye'ye geldim. O günlerde İstanbul'a gezmeye gittik. Mısır'da beraber okuduğumuz Ali Özek Bey ile Fatih Camiinde karşılaştık. Bana hitaben, "Mustafa birisini bekliyorum, şimdi gelip bizi Said Nursi Hazretlerine götürecek" dedi.
Bekledik. Ne görelim, Konya'da beraber dersler yaptığımız Abdülmuhsin Elkonevi kardeşimiz. Birlikte Çarşamba semtinde iki katlı bir eve gittik. Üstad bizi kabul etti. Kendilerini karyolada bağdaş kurmuş vaziyette gördük. Ellerini öptük. Mısır'dan geldiğimi söyledim. Bize hitaben:
"Sizin gelmeniz çok iyi bir tevafuk oldu. Safa geldiniz. Mısır'dan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bana bir kitabını göndermiş ve Risale-i Nur Külliyatı içinde neşrini istiyor. Fakat Risale-i Nur külliyatı içinde neşrine müsaade yok. Çünkü kitabının içinde çok ihtilaflı meseleler var. Risale-i Nur Külliyatının meşrebi ittifaktır. İhtilaf meşrebi değildir ve yeri yoktur. Benim çok selâmımı götürün. Yine de kitabının başım üstünde yeri vardır. Bunları aynen söyleyin."
Neticede Kahire'ye gittik. Mustafa Sabri Efendi hasta idi. Bu bakımdan yanına Ali Özek kardeşimi kabul ettiler. Üstadın selâmını ve söylediklerini nakletmiş. Mustafa Sabri merhum, "Peki, madem öyle, mesele yoktur" deyip Üstadın selâmını almış.
Hacı Ali Kılınçalp anlatıyor: Bulunduğum devrede Türk Talebe Başkanlığı vazifesi yaptım. Osmanlı İmparatorluğunun son şeyhülislâmlarından Tokatlı Mustafa Sabri Hazretlerini ziyaret ettim. Evini buldum, izin istedim. Kendisi kabul ettiler. Bir odasındayız. Yalnız olarak ikimiz bir odada kaldıktan sonra kendimi tanıttım. 'Ben Afyon vilayetinin eski ismiyle Aziziye kazasındanım. İsmim Hacı Ali. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ'da ikamete memur olarak bulunuyor. Şimdi Afyon Hapishanesindedir. Zat-ı âlilerinize selaları var. Benden size selam söylememi tensib ettiler' demem üzerine ayağa kalktı ve 'Aleykümselam, demek sen onu gördün. Demek hayattadır' dedi. Evinin içerisinde seni kabul etmiş olduğu salon gibi bir odada ayağa kalktı, başladı gezinmeye ve konuşmaya devam etti. 'Yâ Said!' Demek yaşıyorsun. Sen yurdumuzda kaldın, cihada devam ettin ve ediyorsun. Biz hata ettik, bundan mahrum kaldık. Ya Said! Ya Said!' diyerek hem konuşuyor, hem birlikte geçirdikleri günleri hatırlayıp sanki aynen yaşıyordu. Bir ara duraklayıp bana bakarak anlatmaya başladı.
"O zamanlar Şeyhülislâm olarak tayin olmuştum. Aradan üç ay geçtiği halde ortada bizim Said görünmez olmuştu. Bir ara tevafuk ettik. 'Yâ kardeşim Said! Ya Hazret! Sen neredesin? Görünmez oldun kardeşim' demem üzerine kaşlarını çattı. O meşhur keskin bakışlarıyla, 'Kardeşim, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demesi üzerin, 'Hayır ola, nedir bu hâl?' dedim. 'Evet, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm. Nefsim bana, 'Sen mutlaka şeyhülislâm olmalıydın. Senin olman lazımdı' diye bana eziyet ediyordu. O nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demişti' diye geçmiş günlerinden bir hatırasını sanki o anı yaşıyormuşçasına anlattı. Hâlâ ayaküstünde 'Ya Said! Ya Said!' diyerek konuşuyordu..
Ahmed Ramazan anlatıyor: Kahire'de Mustafa Sabri Efendiyi aradım. Sonra İskenderiye'de buldum. Evinde görüştüğümüzde yaşlı gözlerle, ağlayarak, bana Üstadın ilmini, faziletin ve yüksek dehasıyla alâkalı hatıralarını anlattı
Prof. Dr. Ali Özek anlatıyor: Kahire'de Mustafa Sabri Efendinin ziyaretine giderdik... "1952 senesinde eski şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi Kahire'de Şehzade Şevket Beyin evinde kalıyordu. Biz Türk talebeler haftada, bazen da on beş günde bir defa ziyaretlerine giderdik. Kendileri de bizleri daima beklerlerdi. Güzel sohbetler olurdu, dinlerdik ve istifade ederdik.
"Bir defasında herkese memleketini soruyordu. Ben de Muğla'nın Fethiye kazasının Doğanlar köyünden olduğumu söyledim. Bizim köy Elmalı'ya yakındı. Elmalı Hamdi Efendinin hemşerisi sayılırdık. Mustafa Sabri bu vesileyle Elmalı'ya olan hayranlığını izhar etti.
"Yine böyle bir sohbet sonunda elini öptüm, ayrılıyordum. Türkiye'ye izine geliyordum. Mısır'da okuyan Ezher Talebe Teşkilâtının sekreteri ve başkanıydım.
"Mustafa Sabri Efendi, 'Sana üç vazife vereceğim' dedi.
1. Kırkağaç kavunu (Mısır'da kavun yoktu)
2. Leblebi,
3. Şeyh Said Nursî'yi göreceksin. Bediüzzaman'ı ziyaret edip ne kadar talebesi olduğunu soracaksın. Sana bir rakam verecek. Bunun üzerine neden Türkiye'de bir hareket yapmıyor, neden duruyor, niçin bir İslâmî harekâta girişmiyor? Bunları sor' dedi. Emirdağ Belediye Reisi olan H. Ali Kılıçalp da Mısır'da talebeydi. O da selâm ve hürmetini söyledi.
"Bediüzzaman'ı ziyaretim"
"İstanbul'a geldiğimde Bediüzzaman da Fatih Çarşamba'da ahşap bir evde kalıyordu. Ziyaretimizde divan üzerinde, arkasında hafif eğik bir yastığa yaslanmış, uzanmış yatıyordu. Mustafa Sabri Efendinin selâmını söyleyince, kalktı, doğruldu, oturdu, 'aleykümselâm' diye selâmı aldı. 'Kelâmı nedir?' dedi. Bir saat kadar ziyaretinde kaldık.
"Bizim vazifemiz imandır"
"Ben selâmını söylemeden, 'Bizim H. Ali ne yapıyor?' diye sordu, ben de selâmını söyledim.
"Mustafa Sabri ne kadar talebeniz olduğunu soruyor Efendim' dedim
"Türkiye'de Risale-i Nur'u okuyan beş yüz bin şakirdim var' dedi.
"Sabri Efendi bu kadar talebesiyle neden İslâmî cihada başlamıyor, diyor.'
"Üstad:
"Şimdi sen Sabri Efendiye selâm söyle, bizim dâvamız imandır. Cihad, imandan sonra gelir. Şimdi imana hizmet etmek zamanıdır. Bizim vazifemiz imandır, imana hizmet etmektir...' diye iman hizmeti üzerinde uzun uzun durdu ve izahlarda bulundu. Müsaade isteyip ayrılırken, ayağa kalktı. elini öptüm, ayrıldım, kendisi de yatağa oturdu.
"Emanetleri, bu arada Şevket Beyin istediği vatan toprağını çok sıkı arama ve kontrolden sonra Mısır'a götürdüm. Leblebi ve kavunu da Sabri Efendiye götürdüm.
"Şeyh Said Efendi haklıdır"
"Sabri Efendi artık iyice ihtiyarlamıştı. Bu sebepten rahatsızdı. Türkiye'de Bediüzzaman'la geçen konuşma ve hatıraları, aynen kendilerine naklettim. Dikkatle dinledi. Şu cevabı verdi:
"Şeyh Said Efendi gerçekten haklıdır!
"Evet söyledikleri doğrudur. O dâvasında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiç bir yere ayrılmadı, sebat etti...' diye Bediüzzaman'ı tasvip etti."
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:22
Topal Hoca
Mehmed Metin anlatıyor: 1953 senesinde memleketim olan Beyşehir'e gittim. Orada o sırada 112 yaşında ve kırk sene Ege havalisinde müftülük yapmış, âlim bir zât vardı. Kendisini ziyaret etmek ve duasını almak için evine gittim. Sohbetimiz esnasında, yanımda bulunan Üstadın vesikalık bir fotoğrafını kendisine gösterdiğimde, aldı, öptü ve ağlayarak, 'Bir ayağımı kaybettiğim için ziyaretine gidemedim, kalbden kalbe yol vardır, görürseniz selâmımı söyleyin, bana dua etsin ve bu esnada belki, Beyşehir'de bir topal hocamız var derse kurtuluşuma vesile olur' demişti.
Kahramanmaraş müftüsü Ali Efendi
Mustafa Ramazaoğlu anlatıyor: Merhum Zübeyir Ağabeyin getirdiği Risaleleri aldım, çok itimad ettiğim ve güvendiğim K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendiye götürdüm. 'Şu eserleri okuyun da, okumaya değerse biz de okuyalım' dedim.
"Evvelâ muhterem Müftümüzün ilim ve fazilet derecesini kısa olarak arz edeyim. Müftü Hafız Ali Efendi uzun müddet K. Maraş müftülüğü makamını muhafaza ve ihya etmiştir. Kitap, okuma âşıkı olan bu zat, doktorun, 'Kitabı çok okuma, gözlerin görmez olacak' diye tavsiyede bulunmasına rağmen okumayı bir türlü bırakamamış, binnetice maddî gözleri görmez olmuştur. Bu defa da gözü gören dostlarına, meselâ Mahmut Kanadıkırık'a, bana, Şakir Efendi Hocaya okutarak dinlemek suretiyle talebe-i ulûm sıfatını asla kaybetmemiştir.
"Hacca giden bir K. Maraşlıya Medine-i Münevvere'den kitap sipariş etmiş. Hacı, istenilen kitabı ararken kitapçı, 'Bu kitabı Türkiye'de yalnız K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendi anlar, sen bu kitabı kime alıyorsun?' demesi üzerine, Hacı Efendi, 'Ben de o zata alıyorum, onun siparişidir' demiştir.
1961 yılında Diyanet Reisi olan eski İstanbul Müftüsü müfessir ve fakih Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri, fetva için gelen bir K. Maraşlıya, 'K. Maraş'ta Hafız Ali Hoca Efendi varken, K. Maraşlıya bizim fetva vermemiz icab etmez' demiştir.
"Özetleyecek olursak, bu zat, yalnız K. Maraşlının değil, bütün âlem-i İslâmın ilmî cihette nazarını çekmiştir. Müftü Efendinin vefatından sonra, bu zata ait olan kitaplar Hafız Ali Kütüphanesi ismiyle müsemma bir kütüphane açılarak bu kütüphaneye koyuldu, kocaman kütüphaneyi dolduran kitaplar böylece K. Maraş'ta kültür hizmetine girdi.
"İki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi"
"Sadede gelelim. Merhum Zübeyir Ağabey, 1950 yılında telefondaki ricam üzerine eskimez yazılı Mektubat, Zülfikar, Sözler, Siracünnur ve Tılsımlar mecmualarını getirmişti. Müftü Hafız Ali Efendinin bize, 'Her kitap okunmaz, aldığınız kitabı bana bir gösterin de öyle okuyun' diye olan tavsiyesine uyarak, yukarıda isimleri yazılı Said Nursî Hazretlerine ait olan kitapların hepsini Müftü Efendiye götürdüm.
"Hoca Efendi, şu kitapları okumak istiyorum. Bir tetkik buyurun da okumaya değerse okuyayım.'
"Bırak da git.'
"Aradan iki ay geçmişti. Birgün Müftü Efendiye giderek, bıraktığım kitapların mahiyetini sordum.
"Hoca Efendi, kitapları okudunuz mu?'
"Okudum.'
"Nasıl buldunuz?'
"Oğlum, iki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi, bundan sonra da geleceği meçhul,'
"Öyleyse verin de ben de okuyayım.'
"Yok, ben kitap vermem, sen kendine yenisini al.'
"Müftü Efendinin takdirini toplayan bu eserleri o tarihten beri, yani 1950 yılından beri okumaktayım.
"Ayağı öpülecek zatlar"
"Sene 1952. Üstad Said Nursî İstanbul'daydı. Ben de Üstadı ziyaret için bir İstanbul yolculuğuna hazırlandım. Zaman buldukça Risale-i Nur'ları okuyor ve Üstadı da ziyaret ediyordum, ama mübtedi olduğumdan ve echeliyetimden, Üstadın değerini tam olarak bilemiyordum. Nur talebelerinin üstada yazdıkları lâhika mektupları bana geliyordu. Mektubun sonunda, “mektubuma son verirken el ve ayaklarından öperim' hitabesini bir türlü hazmedemiyordum. Ve içimden, 'Ayak da öpülür mü yahu? Bu kadarı ifrattır' diyerek kendi kendime kızıyordum. Bu halimi de kimseye izhar etmiyordum.
"Üstadı ziyarete gideceğimi Hafız Ali efendiye söyledim. 'Bir diyeceğiniz var mı?' diye sordum.
"Müftü Efendi, 'Cenab-ı Said'e benden çok selâm söyle, el ve ayaklarından öperim' dedi. Hayretler içinde kaldım ve hatamı anladım. 'Demek ayağı öpülecek zatlar da olurmuş' dedim.
"Müftü Efendi, Üstada karşı bu beyanı ile benim kalbimdeki istifhamı çözmüştü. Aynı zamanda kerametini de izhar etmiş ve Üstadın ilim ve fazilet değerini bana tebliğ etmişti.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:26
Üstadın vefatı
Sene 1960. Üstad Urfa'da tebdil-i mekân, tahvil-i hayat etmişti. Üstadın vefatını Abdullah Yeğin Ağabey bana telefonla bildirince, telefon gayriihtiyarî elimden düşmüştü. Gözümden pınar gibi yaş gelmeye başlamıştı. Hayatımda Üstadın vefatına ağladığım gibi hiçbir şeye ağlamamıştım. Üstadın cenazesine iştirak etmek ve yetişmek için garaja koşuyordum. Bir taksi tutarak Urfa'ya âcilen gitmek istiyordum. Büyük bir telâş ve figân içinde giderken Risalelerle alâkalı Ökkeş Tiyek Ağabey karşımdan geldi.
"Mustafa, dur bakalım, nereye gidiyorsun? Bu halin nedir? Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. Üstadın Urfa'da vefat ettiğini, cenazesine yetişmek için taksi tutmaya gittiğimi söyledim.
"Üstad iktisatçıdır. Senin bu hareketine razı olmaz, sen Üstadın ruhu için buradan okursun, saniyesinde yerini bulur' dedi.
"Bu söz beni tesir altına almıştı. Zira Üstadı o kadar çok seviyordum ki; onun rızasına muhalif bir halimin olmasın asla istemiyordum. Zira beni sefahet bataklığından Allah'ın lütuf ve hidayeti ile onun Kur'ân tefsiri Risale-i Nur eserleri kurtarmıştı.
"Yolumu değiştirerek her yerde rehberim olan Müftü Efendiye yine gittim. Fetvahaneye vardığım zaman hıçkırıktan bir türlü konuşamıyordum. Müftü Efendi, 'Neyin var oğlum? Annenle mi döğüştün, babanla mı döğüştün? Niye ağlıyorsun?' diye sordu. Bir müddet konuşamadım. Teskin olduktan sonra, 'Üstad vefat etmiş, ben cenazesine gidecektim. Ökkeş Tiyek, bu hareketimin israf olduğunu, Üstadın buna razı olmayacağını söyledi, ben de zat-ı âlinize danışmaya geldim' dedim.
"Ney! Eğer dersim olmasaydı şu kör gözümle o veliyullahın cenazesine de giderdim. Böyle bir evliyanın cenazesine gitmek israf olur mu?' dedi.
"Merhum Müftü Efendinin bu sözleri beni çok sevindirdi. Dünyayı bana bağışlasaydı bu kadar ikrama geçmezdi. Çok memnun ve mesrurdum. Hemen oradan kalkarak taksi tutmak için koştum. Tuttuğum taksi ile kısa zamanda Urfa'ya vasıl oldum.
Üstadın vefat ettiği tarihi bildirmesi
K. Maraş'a gelir gelmez yine Müftü Hafız Ali Efendiye gittim.
"Muhterem Hocam, Üstad şu elimdeki kitapta vefat edeceği yılı haber veriyor, aynen haber verdiği gibi de çıkıyor. Nasıl olur, bu gaybî bir mesele değil mi?
"Hoca Efendi bu soruma gülümseyerek şu cevabı verdi:
"Mustafa, istisnalar kaideyi bozmaz. Böyle bir velinin vefat edeceği yılı bilmesini çok mu gördün?'
"O gün ikindi namazını kılmak için Ulu Camiye gitmiştim. Müftü Efendi her zaman olduğu gibi, bu Ramazan-ı Şerifte de ikindi namazından sonra vaaz ediyordu. İkindi namazını kıldıktan sonra yine vaaz kürsüsüne çıktı, cemaata hitaben, 'Ey Müslümanlar, dünyaya ilim ve faziletiyle şöhret salan Cenab-ı Said de gitti' dedi. Müftü Efendi bu hitabı ile hem Üstadın ebedî hayata intikalini bildiriyor, hem de Üstadın ilmî değerini ilân ediyordu.
"Müftü Efendinin gözleri görmez olmuş, kitap okuyamaz hale gelmişti. Ben her gün fetvahaneye giderek Risale-i Nur'lardan ders okuyordum. Büyük bir heyecan ve zevkle, 'Evet, evet' diyerek tasvibini izhar ede ede dinliyordu.
“Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar. "
"Bir gün Hasan Gürpınar ve Hasan Birbilen'le Ali Rıza Hoca Efendiyi ziyarete gittik. Bizden başka da birçok ziyaretçi vardı. Biz varınca o ziyaretçiler de dinî bir sohbet olur düşüncesi ile kalkmadılar. Ben Hoca Efendiye, 'Hoca Efendi, bir ders okuyalım mı?' diye sordum. Hoca Efendi çok tedbirli bir zattı. Ziyaretçiler içinde münafıklar da olabilir düşüncesi ile sükût geçti. Ben Hasan Birbilen'e, 'Oku' diye işaret ettim. Öğretmen Hasan Birbilen dersi okudu, ders bittikten sonra Hoca Efendi, 'Burada kim olduğunu bilmiyorum, kim olursa olsun' diyerek elini soldan sağa doğru salladı ve 'Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar' dedi. Böylesine bir ilim sahibi bu eserlere meftun olursa bizim gibi iman ve Kur'ân hakikatlerine susamış kimselere durmadan bu eserleri okumak düşmez mi?"
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:26
Urfalı Mahmud Kâmil Efendi
1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Birçok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı: "Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu. Mahmud Kâmil Bey Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ederek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi." (Refet Barutçu)
Prof. Dr. Hayrettin Karaman anlatıyor: 1950'lerde, memleketim olan Çorum'da, aile dostumuz bir manifaturacı, İstanbul'a gidip döndükçe taze haberler getirir, görüştüğü ulemadan bahsederdi. Bir defasında İstanbul vaizlerinden Urfalı Mahmud Kâmil Efendi'nin, Bediüzzaman merhum için, 'O yeryüzünde bir tanedir' dediğini nakletmişti. Ve bu söz, bende derin bir tesir bırakmıştı
Şeyh Hacı Ali Efendi
Nazilli'de Şeyh Hacı Ali Efendi isminde muhterem bir zat vardı. Benim de tayınım Konya Doğanbeyli'ye çıkmıştı. Tayinimin Nazili'ye çıkmasını istiyordum. Nazilli Müftüsü Mehmed Ali Sula ile beraber bana yardımcı olması için bu Şeyh Efendinin yanına gitmiştik. O sırada değişik yerlerden başka kimseler de gelmişti. Onlar benden yaşlı olduklarından onlara yer gösterdi. Ben Emirdağlıyım deyince beni yanına oturttu. 'Bediüzzaman'ı tanıyor musun?' diye bana sordu. Bende tanıdığımı söyledim. Üstad Hazretlerinden uzun uzun bahsetti. 'Evladım, biz makamımızın altındakilerin derecesini takdir edebiliriz. Makamımızın üzerindekilerin ise derecelerini takdirden aciziz. Bizim kolumuz kısa olduğu için silsile tarikiyle seyr-i sülûk ediyoruz. Ben, Mevlâna Halid-i Bağdadî Hazretlerine intisablıyım. Bediüzzaman'ın kolu o kadar uzun ki, feyzini bizzat Peygamberimizden (a.s.m.) alıyor' dedi.(Namık Şenel)
Şeyh Maruf Efendi
Gıyaseddin Emre anlatıyor: Bir sefer, Bekir Berk Muş'a geldiğinde bizim evde namaz kılıyorlar. 'Bunlar kim?' diye sordu benim peder.(Şeyh Maruf Efendi) 'Bediüzzaman'ın talebeleridir' dedim. O zaman dikkatle bakıp şöyle demişti: 'Bunların namazında sahabi namazı kokusu var.' Ve hadis okumuştu. (Meâlen: Ümmetimden bir fırka var ki, onlar kıyâmete kadar hak üzerine gideceklerdir.) 'O taife bunlardır işte. Nur talebeleri...'
Şeyh Seyda
Mehmed Emin Er anlatıyor: Hazret-i Üstadın selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre'ye gittiğimde Şeyh Seyda'ya tebliğ ettim. "Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi: "Bediüzzaman'ı bu asırda Allah Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre'ye gelmiştir. En büyük âlim ve mürşitlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir. O inancı olmayanların, Firavunların Musa'sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattirler. Bizde mevcutturlar. Eğer rast gelse, mani de olmazsa, ben de medreseye gider, risaleleri dinlerdim."
Muttalip’li Hacı Hilmi Efendi
Üstadı son ziyarete giderken yanımda Halıcı Fehmi Sürmeci Ağabey vardı. Eskişehir'in Muttalip köyünden hafız yetiştiren Hacı Hilmi Efendiyi ziyaret ettik. Bu zat, Fehmi Ağabeyin şeyhiydi. Birkaç yeğenimiz orada hafızlığa çalışıyordu.
"Müsaade isteyip ayrılırken 'Şimdi siz nereye gidiyorsunuz?' diye sordu. Biz de, 'Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret edeceğiz' deyince, oturduğu yerden ayağa kalktı. Sanki Üstad yanındaymış gibi kollarını iki yana açarak boşlukta kucakladı. Ve 'Kardeşim, ' dedi, 'zamanın kutbudur Bediüzzaman. Selâmımı söyleyin. Bana da dua etsin' diyerek kitaplarını iyi okuyup gösterdiği yoldan kat'iyyen ayrılmamamızı tavsiye etti.(Ali Tayyar)
Ali Rıza Hakses(Eski Diyanet Reislerinden)
“O ilim adamıydı. İlm-i dine ahkâm-ı dine vâkıf olan bir zattı. Böyle bir zata "Bilgisi kıttır" falan diyen olamaz... O, ilmini münazaralarda ortaya koymuş bir insan... Bütün İstanbul uleması (Onun ilmine karşı) aciz kalmış.. Sonra; "Siz Darül Hikmet'e lâyıksınız!" diye onu en yüksek ilim müessesesine tayin etmişlerdi. Fevkalâde zekî ve hazır-cevab bir insan.. Ona kimse; "Cahil, şudur budur" diyemez. O kendini ortaya koymuş bir insandır. Hikmet-i İslâmiyeye vâkıf bir insandı. Nefsinde râsih bir zattı. Hangi fenden sorsalar, hep altından kalkardı. Onun kadrini; ilmi olan, maneviyatı olan bilir.
Mesaili ola şer'î, ona molla bilir derler.
Ledün ilmini hemin, ehli ile Mevlâ bilir derler.
Belki o zat-ı âl-î kadr, sahib-i ilm-i ledündür. Eğer öyle idi ise, elbette onunla kimse başa çıkamaz. Allah öyle ilim sahiblerini korur. Eserleri İslâmî eserler... Kur'anın manalarına aykırı bir mana vermemiş, âlimane tefsir etmiş. Verildiği mahkemelerde, hep beraat etmiştir. Nur Risalelerinde dinî bir mahzur yoktur. Bizim kanaâtımız öyledir. Son zamanlarda inzivaya çekilmişti. Üç beş zeytinle vakit geçirdi. Biz yemek peşinde koşarken, o maneviyat âleminde yükseliyordu…
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:27
Hüsrev Aydınlar Hocaefendi
Tahir Taner Bey, vefatından bir süre evvel ziyaret ettikleri merhum Yaşar Tunagür Hocaefendiden naklen, Meşhur Fatih Dersiamlarından Hüsrev Aydınlar Hocaefendinin(1884-1953) Bediüzzaman hazretleri hakkında bir kanaatini zikrediyor: “Sohbette adı geçen, Yaşar Tunagür Hocamızın da hocası olan merhum Hüsrev Hoca'yı, Yaşar Tunagür Hocamızdan televizyonda da dinlemiştim. Bu büyük âlimi üçümüz de merak ediyorduk. Acaba Bediüzzaman’ı görmüş müydü?
Bu merakla önce Yaşar Tunagür Hocamızın Üstad'ı görüp görmediğini sormuştuk ki, o cevabında Hüsrev Hoca’yı Üstadla görüştürdüğünü de anlattı. Ben Hüsrev Hoca'nın Üstadla ilgili intibalarını sorunca şöyle anlattı:
"Evet, Hüsrev Hoca büyük bir âlimdi. Devrin büyük âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bile onun huzurunda edeple dururdu. Bediüzzaman’la o gün uzun süre görüştüler. Bediüzzaman, Hüsrev Hoca’nın yanından ayrıldıktan sonra ben de sizler gibi merak edip Üstad hakkındaki kanaatini sordum.
Uzun uzun düşündü ve dedi ki: "Vallahi ben çok âlimler tanıdım. Fakat bu zatın ilmine ve haline akıl sır erdiremedim. O'nun ilmi, hâli akılla izah edilecek, tahsille elde edilecek bir şey değil. Vehbi bir ilim ve hâl var. Benim aklım sırrım bunlara ermez."
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:28
Şeyh Seyda el Cezeri
Değerli âlimlerimizden ve Şeyh Seyda el Cezeri’nin halifelerinden Muhammed Emin Er Hocaefendi, Üstadı ziyaretini ve Şeyh Seyda ile üstad arasındaki sıcak ilişkiyi şöyle anlatıyor: “merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahare de kendim gittim. Şeyh Seyda o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattirler” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Mânia olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mânia olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir âlimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder, temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. Bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.
Şeyh “eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki: “Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş!” Şeyh de “Biliyorum” diye cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendinin ziyaretine gittim. Şeyh Seyda’dan daha yaşlı Seyyid Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim, senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları, alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:29
Ahmed Şirvani
Üstadın talebelerinden Hafız Emin Efendi bizzat İstanbul’da şahit olduğu bir hadiseyi üstada yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor:
“Üstadım! Şurasını da arz edeyim: Gönenli Mehmed Efendi seksen yaşında İstanbul’un meşhur ediblerinden ve âlimlerinden Ahmed Şirvanî’ye “Bediüzzaman’ı nasıl bilirsin?” dedi. Dedi ki: Hazret-i Yusuf’la Zeliha’ya iftira olunca, Zeliha Yusuf’u sakladı. İftira eden ve kendini tahtie eden kadınları davet etti. Ondan sonra Hazret-i Yusuf’u meydana çıkardı ve onlara sordu. Onlar da şu cevabı verdiler: “Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler. İşte bu cevabdan başka bir şey diyemem dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır
Denizli mahkemesi müdafaalarında merhum Selahaddin Çelebi şunları anlatıyor: “altı-yedi sene evvel İstanbul'da, ulemâdan eski fetva emini Ali Rıza ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi meşhur âlimlerin bir musahabelerinde Bediüzzaman Üstadımın ilminin vehbî olduğunu, vaktiyle Anglikan kiliseleri başpiskoposunun ve Japonya'nın başkumandanının İslâm ulemâsından sorduğu suallere cevap veren ve bütün âlimleri ilmiyle teshir ve hayrette bırakan ve yirmi seneye yakın bir vakitten beri dünyayı terk eden bu şahsiyetten bahsetmeleri.. Bende, muhitimizde olan bu zatı ziyaret etmek arzusunu uyandırdı.
Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Hayatım Hatıralarım adlı eserinde (s:26) Elmalılı merhumdan ders almış olan Erzurum ulemasından Mustafa Efendi’den naklen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın şöyle dediğini naklediyor: “Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:29
Edib İbrahim Debbağ
(Araştırmacı - Yazar- Irak)
12 Ağustos 2007
Biz Araplar zaman ve mekân bakımından uzak olsak da Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıma ve anlama bakımından bir cihette daha büyük bir imkâna sahibiz. Çünkü yüksek bir binanın ihtişamını dışından bakanlar içindekilerden daha iyi görür. İslâm ve imana âşina olan Arapların böylesine büyük bir İslâm mütefekkirini elbette tanıması gerekir. Ben itiraf ediyor ve inanıyorum ki, Bediüzzaman’ın Arapçaya tercüme edilen eserleri kısa bir zamanda tecdide susamış insanların ihtiyaçlarına cevap verecek imanî bir fikir kaynağı haline gelecektir.
Biz öyle bir şahsiyet karşısındayiz ki, ruhu iman esrarıyla dolu, kalbi güneş kadar pırıl pırıl, aklı iman hakikatları ile alev alev; nefesi, uyumuş ve uyuşmuş fikirlerimizi uyandıracak kadar güçlü; hitabındaki güzellik celâlî isimlere ayna olacak kadar berrak ve müessirdir. Hayattaki İlâhî musikinin nağmeleriyle insan arasındaki bağı Bediüzzaman kadar hisseden ve kuranlar azdır. Bediüzzaman bu dakik besteyi müşahede edip kaydetmeye muvaffak olmuş nâdir mütefekkirlerdendir.
Bediüzzaman’ın eserlerini okuyanlar, zahmet çekmeden kâinat ile insan kalbi arasındaki bağı görebilirler. Hattâ dikkat ettiklerinde insanın kâinatın küçültülmüş bir nüshası olduğunu farkederler. Kâinat ile insanın vicdanında sevgi, yardımlaşma ve tesanüt nağmeleri yankılanır. Bediüzzaman iman yolculuğunda ilerlerken, kâinatın fıtrî olarak, insanın da şuûrî olarak yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka takdim eder.
Said Nursî eşsiz tecrübesiyle kâinata yep yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu bakış açısı, edebiyatçılara, kalem erbabına ve fikir sahiplerine devamlı sûrette kaynayan gür bir pınar oluyor. İman edebiyatını zenginleştiriyor ve ona yeni boyutlar kazandırıyor. Bir yandan göklere tırmanıyor, diğer yandan yerin derinliklerine kök salıyor. Çünkü o, bu zamanda insan fikrinin, kâinatla çok yakından alakadar olduğunu biliyor.
Kelâm ilmi, modern çağ öncesinde İslâmın akıllaştırılma çalışmasının bir merhalesidir. Ancak, bu modern ilim asrında, geçmiş asrın ilm-i kelâm çalışmaları kifayetsiz kalmaktadır. Bediüzzaman Said Nursî bu boşluğu görmüş ve kelâmı bu asra uygun bir şekilde ortaya koşmuştur. Bu mazhariyet Bediüzzaman Said Nursî’ye nasip olmuştur. O, akıl ve mantığa uzak gibi görünen meselelerde bile en yüksek akıl ve mantık ölçülerini vazediyor. Ve meseleleri öylesine ulvileştiriyor ki, şair ruhluları bile ihtizaza getiriyor.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:30
Dr. Rauf Samidli
Bakü - Azerbaycan
Biz Azerî Türkleri olarak, yetmiş yıl devam eden dinsiz inkârcı materyalist felsefenin, tabiatperestliğin hüküm sürdüğü Sovyetler Birliği’nde, dalaletin müthiş manevi elemini, ruhumuzun derinliklerinde hissederek, manevi bir cehennemde yanıp kavrulurken kalbimizde fıtraten derc olunmuş ebedî hayat, kemal-i saadet arzusu, Rabbini arayıp bulma iştiyâkı bizlere “Keşke okullarda bu zamana kadar efsane gibi takdim edilen , Peygamber, Kur’ân ve ebedî hayat olan ahiret âlemleri hakkındaki sözlerin, hak ve hakikat olmasını isbat ve izah eden bir kitap bulabilseydik” diye, “Ya Rabbi bize kendini tanıttır, Seni bilmek istiyoruz. Ebedi hayat saadeti istiyoruz. Bizi o saadete kavuştur” diyerek gözyaşları içinde yalvarır dururken, ’a sonsuz şükürler olsun ki, insanlığı kurtarmaya cennetten inen bir el gibi Bediüzzaman Hazretleri’nin Nur Risalelerini, nesillerin imdadına koşan Nur Talebeleri vasıtasıyla, ellerimize yetiştirdi. Risaleleri su gibi içtik, Rabbimiz gökten su indirerek ölmüş toprağı nasıl diriltiyorsa, Nur Risaleleri de ölmüş kalplerimizi öyle diriltti. Risale-i Nur diğer kitaplar gibi yaralı kalplerimize merhem sürmekle kalmayıp, hem ölmüş kalpleri de dirilterek ihya edip, hayatlandırıyor.
Şimdi ise; Elhamdülillah, Azerbaycan’da Nur Risalelerini okuyarak ruhlarımızda, fevkalâde bir nur ve berraklık hissederek, halis sürur, safi sevinç ve saadetle bir manevî cennet hayatını yaşıyoruz. Kati ve kâmil bir kanaatle diyebiliriz ki; bu asırda insanları saadete kavuşturacak ve bütün problemlerini hall ederek Kur’ân’ın hakikatlerini aklen ve kalben ikna ve izhar edecek bir eser ancak Risale-i Nur’dur.
Ben bütün ömrüm boyu hoşbahtlık ve saadetli bir hayat arzulayarak “Madem bu söz ve bu arzu, kalbimizde var; öyle ise o saadeti bulacağız” diye daima aradım. ’ın lütuf ve ihsanı olan Risale-i Nurları, Bârî-ı Zülcelâl, bana nasip ettiği günden beri, bu fakir o saadeti yaşıyor.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:31
Bediüzzaman hayatın her alanındaki feodal kalıntılara sanki bir savaş açarak insanları onları elinden kurtarmaya çalışır. Kişiye verdiği misyon ve yetkinlik son derece anlamlıdır: Alabildiğine hür, bağımsız, kişilik ve şahsiyet sahibi bir insan tipi. Her önüne çıkan fikri hemen kabul etmeyen, onu eleştirebilen, yorumlayabilen ve sonunda da ya kabul edip ya da reddedebilen bir “aydın” tip. Zaten aydın olmanın gereği de bu değil mi?
Bediüzzaman’ın bu konudaki tavrı son derece açık ve nettir:”…Siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim, veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıkarsa kalbte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz”
Doç. Dr. Bünyamın Duran
Bediüzzaman Hakkında
12 Ağustos 2007
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:32
Bediüzzaman, her ne kadar manzum olarak kelâm serdetmese de bir şairdir. Hatta “Bediüzzaman şair bir nefis, ince bir ruh, müştâk bir kalp, ince ve narin bir vicdan sahibidir. ‘Büyük şair’ olma sıfatlarının tamamına sahiptir. Ancak o, şiir söylememiştir. Yani o, tıpkı şairlerin nazım olarak yazdıkları gibi manzum ifadeler kullanmamıştır. Ancak Mesnevî isimli eserinde söyledikleri nesr üslûbunun ayırdedici özelliklerini, şekil ve kalıp olarak bir takım vasıflarını taşıyor olsa bile, şairane bir ruha sahiptir. Fikirlerindeki derinlik, mânâlardaki inceliğin yanısıra kulağa ve ruha hoş gelen ifadeler yüklüdür.”
Modern edebiyatçılar, şiirdeki tezin “keşfedilmeye muhtaç olan âlemin keşfi” olduğunu savunurlar. Bu gerçek yine Bediüzzaman tarafından çok zaman öncesi ortaya konulmuş, şiirdeki cevherin keşf ve fethedilmesi gerektiği onun tarafından beyan edilmiştir. Ancak bu hangi keşf ve hangi fethtir? İşte burada yollar ayrılmaktadır. Deniz adeta ikiye bölünmektedir; bir tarafta içmesi kolay olan tatlı su, bir tarafta içilmeyen tuzlu su vardır. Umûmî sıfatlara sahip olan insan, Bediüzzaman’a göre; “İnsanın hilkatinden maksad, mahfî Hazine-i İlahiyeyi keşf ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nûranî olmakla, cemâl-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır.” Şair ise, insaniyet hükmüyle, bir fâtih ve kâşif olmaya davet edilir. Poetiğin vasıtaları, feth ve keşfin de vasıtalarıdır. Onun lisânı “şecere-i kelimât”tır . İşte bak, bu ağaç nasıl meyveler verecek?
Bediüzzaman hakiki şiiri, yüce hakikatlere ulaştıran yollardan birisi haline getirmiştir. Eğer şiir bir ayna olacaksa, o sadece vakıayı aksettiren bir ayna değil, üzerinde Cemâl-i Ezelî’nin tecellî ettiği, içinde ölümsüz gerçeğin barındığı bir ayna olmalıdır. Şayet aynanın bu yönü iptal edilir veya bir darbeye maruz kalırsa yolundan sapacak, görevi ortadan kalkacak ve sonuçta “Şecere-i kelimât” habis bir şekilde dal budak salacaktır.
Bediüzzaman’ın süslü ifadelerle okuyucusuna hitab etmekten, yahut okuyucuyu razı edebilmek için meseleleri basitleştirmekten içtinâb etmesidir. Bazılarına göre mehasin zannedilen, ancak hakikatte kötülük olan tasannûya kıymet vermez. Böylelikle nefsini bir takım enaniyet kirlerinden de uzak tutmuş olur.
Dr. Hasan El-Emrânî
(edebiyatçı - fas )
12 Ağustos 2007
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:33
Netice olarak, yıllar süren araştırma ve mukayeselerim sonunda şunu söyleyebilirim ki, kâinatı olduğu gibi gören, iman vakıasını olduğu gibi aksettiren, Kur'an'ı Peygamberimizin murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş son derece tehlikeli ve gerçek hastalıkları teşhis ederek çare sunan, kendi kendine yeterli ve şümullü yegâne İslami eser, Risale-i Nur'dur.
Kur'an'ın nuruyla kâinatı aydınlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çağdaş insanı karşı karşıya bulunduğu felaketten kurtaracak olan yalnız İslamdır; İslam'ın geleceği ise, Risale-i Nur'a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara bağlıdır.
Dr. Colin TURNER
(1955 yılında İngiltere'nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında İslam'la şereflendi. Yüksek tahsilini Durham üniversitesinde tamamladı. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yaptı.
Daha sonra, İran'da Safeviler döneminde siyasi ve dini hareketler konusunda doktora yaptı. Halen Manchester üniversitesinde dersler vermekte ve 17. asır İslam Felsefesi konusunda bir eser hazırlamaktadır.
On yıldan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalışmaktadır. Dr. Turner evli ve üç çocuk babasıdır.)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:35
Bediüzzaman bir aksiyon adamıdır. Sıradan bir hoca, bir Osmanlı âlimi değildir. Ömrü hep mücâdelelerle geçmiştir. Yazmış, nutuk vermiş, harbetmiş, sürgünlere yollanmış, mahkemelere çıkmış, kısacası ölüm ânına kadar uzanan bir mücadele hayatı yaşamıştır.Ne için mücâdele etti, neyin kavgasını verdi?Bunu tek kelimede cevaplayabiliriz: Medeniyet!Onun bütün kavgası, medeniyet kavgası idi. İnsaniyete sulh-u umumiyi, saâdet-i dâreyni kazandıracak medeniyetin kavgası. O biliyordu ki, yeryüzünde bütün Müslümanların meselesi birdi, hepsi aynı şeyden kaynaklanıyordu: Her tarafta çekilen ızdırapların, sancıların sebebi, manâsı bir idi: Kurtarılması gereken İslâm medeniyeti.Ona göre, Batı medeniyeti, bir kısım menfî esaslar üzerine oturmuştur. Bu sebeple insanlığın % 90′ına dünya saadeti bile kazandırmıyor, bu medeniyet yıkıma girmiştir. Yarının dünyası mutlaka İslâm medeniyetini benimseyecektir.Sâdece Müslümanların değil, bütün insanlığın kurtuluşu vahdaniyet inancına, fazilete, ahlâka dayanan İslâm medeniyetinin ihyasına bağlıdır.Müslümanlar, tarih boyu İslâmı yaşadıkları müddetçe terakki ettiler, üstün oldular.Bütün gerilikleri ve ızdırapları, İslâmın hayatlarından çıkmış olmasından ileri gelmektedir.Medeniyetimizin yeniden ihyası gerekmektedir. Bunu yaparken Batının ilim teknik gibi faziletlerini almalıyız, fakat hayat tarzlarını, sefahetlerini, ahlâksızlıklarını almamalıyız. ***O, bütün insanlığın dünyevî saadetinden söz etmiş, medeniyetlerin insanların tamamına en azından ekseriyetine saadet getirmesi gereğinden bahsetmiştir. Sulh-u umumî tâbirine sıkça yer vererek, insanlığın tamamını içine alacak bir sulhtan bahseder, bunu gerçekleştirecek esaslar üzerinde durur.
Prof. Dr. İbrahim Canan - Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:36
Cacilia Meryem Demir (Araştırmacı-Yazar / Almanya )
Müslüman cemiyetinin içinde bulunduğu hastalıklarının listesini hayli uzatabiliriz.Bu meselelerin içinden nasıl çıkacağımızı (meselelere nasıl yaklaşacağımızı), Bediüzzaman Said Nursî bize çok açık bir şekilde, doğrudan Kur'ân'dan olarak kesin cevaplarla anlatıyor.Onun hizmeti, dikkatleri tekrar öze ve asıl hedefe çekip, dinin en başlangıçtaki gayesine yöneltmekti.Evet, birçok insan, dinin aslında ne olduğunu bilmiyor. Din, siyasi bir ideoloji değil, vicdanın bir yön tayincisi, herkesin şahsıyla ilgili bir vicdan meselesi.Din, Bediüzzaman'ın söylediği gibi, herkesin sahip olduğu kutsal bir emanettir. Bu sebeple de, hiç bir şekilde suistimal edilmemesi gerekir, hem de hiç bir alanda.Bediüzzaman'ın düşünceleri ve fikirleri, yurtdışında yaşayan biz Müslümanlara, diğer insanlarla ve içinde yaşadığımız toplumla diyalog kurmada çok yardımcı oluyor.***Gerçekte, Kur'ân sayesinde bizim elimizde hakiki bir medeniyet için herşey var, ve bunun içersinde en önde gelen prensipler, doğruluk ve merhamet.Bediüzzaman Said Nursî bize Kur'ân'ı bu asır için çözdü, ve bize Risale-i Nur'la Kur'ânın istikbale doğru çizdiği yolu gösterdi.Risale-i Nur'la Tek Allah'a inanç,Allah'ın rahmeti,İbadet,Haşir ve Âhiret,Herbir insanın sorumluluğu,Doğruluk ve kardeşlik,Muhammed'in (a.s.m.) sünnetine ittiba,Farz ibadetleri yerine getirmek ve büyük günahlardan kaçınmak gibi İslâmın gerçek değerleri tekrar hayat buldu.***Kendime sık sık soruyorum, Risale-i Nur olmadan diyalogları nasıl başarırdık, karşımızdakiyle acaba belli bir hedefi olan bir fikir alışverişini en azından yürütebilir miydik?Zira Risale-i Nur, senelerini dinlerinin en ince ayrıntıların öğrenmeye harcamış olan İslâm âlimleri için bile yeni soru tarzıyla değişik bir boyut getiriyor.***Risale-i Nur'dan ruhen faydalanan Müslümanların sayıları çoğalmalı ki, mânevî potansiyel ve nüveleri daha hızla çoğalsın ve daha iyi bir gelecek için, içinde bulundukları dışlanmış durumdan sıyrılabilsinler.Bediüzzaman'ın hayatını, yani fikirlerini tanımak, sadece bu muhteşem insanı tanımak değil, onunla herşeyden önce İslâmı, bu inancı, onun esaslarıyla öğreniyoruz.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:37
Doç. Dr. Ziyad halil muhammed ed-değamin (tefsirci - amman - ürdün)
Bediüzzaman'ın, İ'câzü'l-Kur'ân'ı açıklama konusunda kendisinden önceki âlimlerden etkilendiği doğrudur. Ancak, bu konuda daha önce hiç temas edilmeyen önemli bir takım çizgiler belirlediğini de itiraf etmeliyiz. Abdulkahir Cürcânî ve onun nazmu'l-Kur'ân konusundaki nazariyesini takdir etmekle birlikte, Abdulkahir'in vardığı çizgide kalmamış, aksine bu nazariyeden çıkan başka bir meselede tafsilatta bulunmuştur. O da, münasebetler meselesidir. Bediüzzaman, buna büyük önem vermiş ve tefsir ettiği âyetlere kapsamlı bir şekilde uygulamıştır. O kadar ki, bu uygulamasında Zemahşeri'yi aşmıştır. Sözkonusu münasebetler üçtür: Ayetin âyetle münasebeti. Aynı âyetin cümleleri arasındaki münasebet. Her bir cümlenin keyfiyet ve unsurları arasındaki münasebet. Yani aynı cümlenin, lafız ve eczaları arasındaki ilişki, mânâsındaki münasebetler. Bu Kur'ân-ı Kerimdeki i'câz sırrını anlamak için "nazım nazariyesi"ne Bediüzzaman tarafından getirilen çok güzel ve önemli bir yeniliktir.***Bediüzzaman'ın başka bir yönüne daha dikkat çekmek gerekir. O da, İ'câz konusunda bazı orijinal ve yeni vecihler getirmesidir. Meselâ: Kur'ân'ın marifet ve medeniyet konusundaki i'câzına dikkat çekmesi, Kur'ân'daki ilimlerin birliğini vurgulaması, Kur'ân'ın ilim ve ma'rifetin temel bir kaynağı olduğunu belirtmesi, Kur'ân'ın yapısındaki bütünlük ve ahengi açıklaması, Kur'ân'ın bütün semâvî kitaplara murakıb ve hakem olduğunu ifade etmesi... gibi konular Bediüzzaman'ın i'câzü'l-Kur'ân konusunda getirdiği yeniliklerdir.***Bediüzzaman merhumun, ictimaî, beşerî ve tabii ilimlerin Kur'ân-ı Kerimin nur kaynağından çıktığını ve özellikle de Allah'ın güzel isimlerine dayandığını açıklamasıyla "bilginin İslâmîleştirilmesi" fikrinin en büyük öncülerinden birisi olmuştur. Bu nedenle, Bediüzzaman'ın fikirleriyle "el-Ma'hedü'l-Alemî Li'l-Fikri'l-İslâmî" arasında bir köprü kurulmasını zarurî görüyorum.Bediüzzaman'ın İ'câzü'l-Kur'ân konusundaki fikirleri öylesine gerçekçi ve canlıdır ki, günlük hayata aktarılmaya rahatlıkla imkân verir. Bu da, onun fkirlerini araştırmak, onları geliştirmek, üzerinde yeni fikirler bina etmek ve bunların üzerinde donup kalmamakla olur. İslâmın sancağını asırlarca taşıyan bu millet, Batının materyalist medeniyetine karşı koyabilen Bediüzzaman'ı örnek alarak Kur'ân-ı Kerimin esas ve düsturları üzerinde eski şanlı tarihini yeniden kurabilir ve buna muktedirdir.***Ben, Bediüzzaman'ın eserlerinde zengin bir fikir madeni buldum. Her fikri, Kur'ân-ı Kerimin i'câz vechinden biri sayılabilir.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:38
Bediüzzaman Said Nursî, hayatı anlamayı geliştiren ve insanı terakkî ettiren her türlü çareye ulaştıracak gücü sağlayan bir öndere alabildiğine ihtiyaç duyulduğu çok çetin bir dönemde ortaya çıkmıştı. Durum zikrettiğimiz şekilde olunca, Bediüzzaman şu gerçeği idrak etmişti: İslâm varlık âleminde, müstakil bir yerdedir ve hayat Batı tarzından farklı bir konuma sahiptir.
Bir araştırmacının, Bediüzzaman Said Nursî’deki mârifet anlayışına-Farabî, İbn Sina ve diğer aklî düşünce savunucularının nazariyelerinden bir nazariye gibi değil, insanın hayatında davranışlarına tesirleri bulunan temel bir mesele olarak-özellikle ihtimam göstermesi zarurîdir.
Bediüzzaman’ın ifadelerine dikkatlice eğilecek olursak, onun akıl, his ve kalbi kullanma tasavvurunu ve bu yolun mü’min insanı mârifetullaha kolaylıkla ulaştırabileceğini kavrayabiliriz.
Akıldan hareketle yola çıkan ve Yunan düşüncesini kendilerine esas kabul eden İslâm düşünürlerine mukabil Bediüzzaman Said Nursî, i’câz-ı Kur’ânîyi kendisine rehber edinmiştir. Onun düşünce yapısındaki Kur’ânî mârifet metodu, Müslüman aklının bina ve teşkilini zuhura getirmesiyle beraber, aktif bir güce sahiptir.Felsefe ve ekolleriyle Batı medeniyeti din ve aklı birbirinden ayırmış, aklı ve ondan doğan ilimleri ulûm-u diniyenin haricine çıkarmıştır. Bediüzzaman ise mi’râc-ı Kur’âniye ile, aklı tekâmül ve tevâfuk çerçevesinde emrine amade kılmıştır.
Prof. Dr. Ahmed Abdurrahim Es-Sâyih
El-Ezher Üniv.
Kahire - Mısır
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:39
Görevli şahsiyetlerden birisi de, 19. yüzyılın ikinci yarısında Bediüzzaman Said Nursî adıyla Türkiye'nin ufuklarından doğan zattır. Bu zat, Türkiye'nin bir aşamadan diğer bir aşamaya geçiş yaptığı nazik bir dönemde yaşadı. O, ince duygulara sahip, zeki ve kavrayışlı bir zattı. Ülkesini istila edecek tehlikeyi önceden sezdi. O sırada ülkeyi baştan başa sarmış ve topluma yayılmış cehalet, tenbellik, okur yazarlığın azlığı gibi hastalıklar ve daha önemlisi asırlardan beri Müslüman Türk toplumunun ruhunu dolduran din gayreti ve iman şulesinin sönmeye yüz tutması onu derinden yaraladı. Cahilliği yok etmek ve dinî ilimleri yaymak için büyük bir gayretle kolları sıvadı. Bu amaçla ebedî, hayat ve enerji dolu, problem ve meseleleri çözen, muammaları keşfeden, her zaman ve mekanın ihtiyaçlarına cevap vermeye elverişli bir kitap olarak Kur'ân-ı Kerimi inceden inceye araştırmaya koyuldu. Dini ilimlerin yanısıra, tarih, felsefe, geometri, astronomi ve diğer yeni ilimlerde de derin bir vukufiyete sahipti. Kısaca o, klasik ve modern ilimleri kendisinde toplamıştı.
Ebu'l Hasen En-Nedvî / (Yazar - Hindistan)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:40
Biz Araplar zaman ve mekân bakımından uzak olsak da Bediüzzaman Said Nursî'yi tanıma ve anlama bakımından bir cihette daha büyük bir imkâna sahibiz. Çünkü yüksek bir binanın ihtişamını dışından bakanlar içindekilerden daha iyi görür. İslâm ve imana âşina olan Arapların böylesine büyük bir İslâm mütefekkirini elbette tanıması gerekir. Ben itiraf ediyor ve inanıyorum ki, Bediüzzaman'ın Arapçaya tercüme edilen eserleri kısa bir zamanda tecdide susamış insanların ihtiyaçlarına cevap verecek imanî bir fikir kaynağı haline gelecektir.
Biz öyle bir şahsiyet karşısındayiz ki, ruhu iman esrarıyla dolu, kalbi güneş kadar pırıl pırıl, aklı iman hakikatları ile alev alev; nefesi, uyumuş ve uyuşmuş fikirlerimizi uyandıracak kadar güçlü; hitabındaki güzellik celâlî isimlere ayna olacak kadar berrak ve müessirdir.
Hayattaki İlâhî musikinin nağmeleriyle insan arasındaki bağı Bediüzzaman kadar hisseden ve kuranlar azdır. Bediüzzaman bu dakik besteyi müşahede edip kaydetmeye muvaffak olmuş nâdir mütefekkirlerdendir. Bediüzzaman'ın eserlerini okuyanlar, zahmet çekmeden kâinat ile insan kalbi arasındaki bağı görebilirler. Hattâ dikkat ettiklerinde insanın kâinatın küçültülmüş bir nüshası olduğunu farkederler. Kâinat ile insanın vicdanında sevgi, yardımlaşma ve tesanüt nağmeleri yankılanır. Bediüzzaman iman yolculuğunda ilerlerken, kâinatın fıtrî olarak, insanın da şuûrî olarak yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka takdim eder.
Said Nursî eşsiz tecrübesiyle kâinata yep yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu bakış açısı, edebiyatçılara, kalem erbabına ve fikir sahiplerine devamlı sûrette kaynayan gür bir pınar oluyor. İman edebiyatını zenginleştiriyor ve ona yeni boyutlar kazandırıyor. Bir yandan göklere tırmanıyor, diğer yandan yerin derinliklerine kök salıyor. Çünkü o, bu zamanda insan fikrinin, kâinatla çok yakından alakadar olduğunu biliyor.
Kelâm ilmi, modern çağ öncesinde İslâmın akıllaştırılma çalışmasının bir merhalesidir. Ancak, bu modern ilim asrında, geçmiş asrın ilm-i kelâm çalışmaları kifayetsiz kalmaktadır. Bediüzzaman Said Nursî bu boşluğu görmüş ve kelâmı bu asra uygun bir şekilde ortaya koşmuştur. Bu mazhariyet Bediüzzaman Said Nursî'ye nasip olmuştur. O, akıl ve mantığa uzak gibi görünen meselelerde bile en yüksek akıl ve mantık ölçülerini vazediyor. Ve meseleleri öylesine ulvileştiriyor ki, şair ruhluları bile ihtizaza getiriyor.
Edib İbrahim Debbağ / (Araştırmacı - Yazar- Irak)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:40
Evet, gerçekten o ne gençliğinde, ne de yaşlılığında bir gün bile Allah yoluna dâveti nefsanî arzularını tatmin veya şahsî emellerini gerçekleştirmeye alet etmemiştir. Fakat gençliğinin ilk yıllarından itibaren varlığını hissettiren karekteri onu, kendisinin eşi benzeri az görülmüş üstün vasıflarına, yüksek kişiliğine ve engin malumatına hayran kalan bazı önemli şahsiyetlere dayanmasına sevketmiştir.
Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan El-Bûtî / (Şam - Suriye)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:41
Bediüzzaman, her konuda olduğu gibi te'vil konusunda da İslâm'ın ruhuna uygun olarak, ifrattan ve tefritten kaçınmayı tavsiye eder. Ona göre "Her şeyi zahire hamlettire ettire, sonunda doğru yoldan sapmış olan zahiriyyun mezhebini doğuracak olan tefrit meyli ne derece zararlı ise her şeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra sonunda batıl bir mezhep olan batıniyyun mezhebini doğuracak olan ifrat sevgisi daha çok zararlıdır." O, bu tehlikeli yoldan sakındırdığı gibi doğru yolu gösterecek kriteri de vermektedir. Ona göre bu kriter, "şeriat felsefesi, belagat, mantık ve hikmet ilimleridir. Hikmetin hayrı çok şerri azdır. Ehven-i şerri tercih etmek ise esastır. Eski hikmetin (klasik felsefenin) hayrı az, hurafeleri çoktu, zihinler istidatsız, fikirler taklide bağımlı ve halk arasında cehâlet hüküm sürdüğünden selef bir dereceye kadar hikmetten sakındırmışlardı. Fakat şimdiki hikmet ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; fikirler daha hür ve bilgi hüküm sürmektedir. Zaten her zamanın bir hükmü olmak gerektir." Risale-i Nur Külliyatı'nın müellifi Bediüzzaman, İslâm dünyası medreselerinde maksada değil de zahire yönelik eğitimin medreselerin gerilemesine ve tabii mecrasından çıkmasına sebep olduğu kanaatindedir. Bu sebeple kendisi Kur'an ve Hadis gibi dinî metinlerin yorumunda ifrat ve tefritten uzak, uzlaştırıcı bir yol izlemiş; akıl ile nakil çeliştiğinde aklı esas alıp nakli te'vil etmiştir. Bunun için de belâgat ve mantık kurallarını, özellikle mecaz, teşbih, istiâre ve kinâye gibi sanatları kullanmıştır. Kitap ve sünnete aykırı olan, belâgat ve mantık kurallarına uymayan te'vili kabul etmemiştir. Bu sebeple aşırı derecede ve belirtilen kıstaslara aykırı tevilde bulunan batınîliğe karşı olduğu gibi, her şeyi zahirine göre değerlendirip aklın karşısında maskara durumuna düşen zahiriliğe de karşıdır.
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:41
Üstad beşerin saadetinin tebliğimizde sözkonusu ettiğimiz din-felsefe imtizacında veya sentezinde olduğunu söylemektedir. Din-felsefe, din-bilim kavgası da istememektedir. Sosyal hayatta kavgacı değil, barışçı olduğu gibi, fikrî ve ilmî sahada bir kalb-kafa çatışmasına da taraftar değildir. Buna karşılık insan enesini yenmek zorundadır ve nefsanî arzuları ile mücadele etmelidir. Üstadın hücum ettiği felsefe, materyalizm, ateizm ve natüralizm, sofestaiyye gibi ateist ve nihilist cereyanlardır. Fakat bilhassa modern ve çağdaş Batı felsefesi hakkında çok etraflı tetkikatta bulunmadığı için, zaman zaman bütün felsefî faaliyetleri aynı kefeye koymuş olması muhtemeldir. Dolayısıyla materyalizm ve ateizm gibi akımlarla mücadele eden diğer birtakım felsefî görüşlerden teferruatıyla haberdar olamamıştır. Halbuki bu mücadelede dayanılan delillerin ve fikirlerin pek çoğu idealizm, spiritualizm gibi çeşitli akımlara mensup kimselerin ileri sürdüğü delillerdir.
Prof. Dr. Süleyman Hayrı Bolay (Felsefeci)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:42
İslam, modern dünya görüşünü bütün yapısıyla teolojik olarak içine almalıdır. Bu sahada İslam'ın kendi yapısı ve mahiyeti bu kabiliyete sahiptir. Said Nursi bunu görmüş ve bunun temel esaslarını ortaya koymuştur. Bu onun en büyük başarısıdır. Ve kendisi bu konuda bariz modeller geliştirmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili olarak çok önemli bir konu da İslami eğitim konusunu ele almasıdır. Onun fikirlerine göre, fen ve din ilimlerinin en son ortaya çıkardığı sonuçların Kuran-ı Kerimin ortaya koyduğu ilimlerle mutabakat içinde temsil edebilmesi gerekmektedir. Ve bu eğitim programından hareket ederek, kendi ekolü olan Nur ekolü programına uygun olarak çok geniş bir yelpaze kapsayan neşriyatta bulunmuştur. Bu eğitim programı (Nur modeli) İslam dünyasının hiç bir yöresinde görülmeyen ilme ve ilim sanatına, dolayısıyla kritik ve tarafsız çalışmalara fevkalade müspet bir bakış açısı getirmiş, Risale-i Nur Külliyatının ve ondan ilham eserlerin çevreye takdim edilmesini sağlamıştır. Gerçek İslam'ı içine alan bu yeni tarz göstermiştir ki, mutlaka çok önemli bir mesele olarak İslam, kapitalizm, komünizm, ve sosyalizm çıkmazlarına karşı hakiki bir alternatiftir. Fevkalade ehemmiyetli olan Bediüzzaman Said Nursi'nin ve onun Risale-i Nur külliyatının eğitim modelinin ortaya konulmasında ve zamanımızın problemlerinin halledilmesinde büyük bir katkısı olmasını diliyorum.
Bu arada biz Hıristiyanlarda da çok büyük hataların olduğunu belirtmekte fayda vardır. Hıristiyan-İslâm diyaloğu Almanya'da 30. yılını doldurmaktadır. Ancak bu diyalog âdeta belli bir grup ve kesime mahsus kalmıştır. Çeşitli kuruluşların tertip ettiği kongre ve konferanslarda çok sayıda Hıristiyan temsilcilerin yanında, Müslümanlardan hemen her zaman aynı simalar görünmektedir. Bu diyaloğa canlılık verebilecek bir akım varsa, o da Nurculuktur. Çünkü, bu cemaat diyaloğu çok açık olarak yürütüyor. Bu sözleri sizleri memnun etmek için söylemiyorum; 20 yıldan fazla bir zamandan beri bu meseleyi adım adım takip ediyorum.
Said Nursî bir Müslüman âlimi olarak Kur'ân'dan aldığı ilhamla Cenab-ı Hakkın tabiatta, insanda; hattâ bir sinek ve bir tohumda icraatını görmüştür. Eğer onun Kur'ân‘dan beslenen bu bakış açısı dünyada tesirini gösterse, insanlık kendine gelirdi.
Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ortak değerler sadece sosyal yardım sahasında kalmamalıdır. Bunun daha da ilerisine gitmelidir. Çünkü Ehl-i Kitap olarak bir Allah'a inanır ve Ona ibadet ederiz. Bununla birlikte gerçek dinin ve vahye dayalı ahlâki esasların hayat sahasına çıkarılmasına ihtiyaç vardır. Said Nursî de bu gerçeği görmüş ve eserleri olan Risale-i Nur Külliyatında bunun lüzumuna işaret etmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî Münazarat isimli eserinde, Müslüman kalarak, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olunabileceğini ifade etmektedir. Dini farklılıklara zarar vermeden politik, sosyal ve ekonomik sahalarda dostluklar kurulabileceğini belirtmektedir. Nurcular, bu mânâda Üstadlarını, Hıristiyan-İslâm diyaloğunda asrımızın rehberi olarak adlandırıyorlarsa, bu husus Hıristiyanlar tarafından da kabul görür. Hıristiyanlar ve Müslümanlar bu şekilde karşılıklı olarak devletler hukuku üzerinde anlaşabilirler. Birlikte yaşayışa zarar vermeyecek bir ölçüde dinî farklılıklar kabul edilebilir. Azınlıkların bir devletin idare ve anayasasına dinî noktadan müdahelesi ise her hal ü kârda bu meselenin dışındadır.
O gerçek Hıristiyanları ve iyi bir Hıristiyan geleneğiyle şekillenmiş Almanya'yı bütün dünyadaki din düşmanlarına karşı mücadelede fevkalâde bir dâvâ arkadaşı olarak görmüştür. Müşterek olarak Cenab-ı Hakka hizmette bulunmak Bediüzzaman için, zamanımızda, sadece tolerans göstermekten ve hattâ Hıristiyanları Müslümanlaştırmaktan çok daha önemli, kalbî bir arzu olarak kalmıştır. Bu vazifenin dışında kalan her şey, diyalog noktasından baktığımızda geri plânda bırakılmalıdır.
Son olarak şunu belirtmek isterim: Dinler, farklılıklarını belki kıyamete kadar sürdüreceklerdir.Bu geniş temelden hareket eden Bediüzzaman, Hıristiyan-İslâm diyaloğunun en önemli hedefinin, her iki dinin ortak değerlerinin keşfedilmesi ve dinsizlikle olan mücadelede Kur'ân'ı olduğu gibi İncil'i de hazır kuvvet olarak görmektedir. Bu hizmeti sürdürürken hiçbir din "Sadece ben gerçeğim" gibi bir yola girmemelidir. Bu müştereklik daha önce bahsedilen karşılıklı toleranstan çok üstün bir şeydir. Bundan dolayı biz Hıristiyanlar, Müslümanların ibadetlerini yapabilmeleri için kiliselerimizi seve seve tahsis ediyoruz. Bu davranışımız dinsizliğe karşı ortak mücadelemize kuvvet verecekse ibadetleri neden ortak olarak yapmayalım?Bediüzzaman'ın Lem'alar'da "Âhirzamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur'ân'la ittifak edip..." şeklinde ifade ettiği esası kelimesi kelimesine alırsam, onun bu diyaloğu tasvip etmekle kalmayıp bizzat kendisinin de katılacağını söyleyebilirim.Hıristiyan-İslâm diyaloğunda en önemli mesele nedir?Bediüzzaman gerçek bir üstad olduğunu bu yolda göstermiştir.
Bu meseleyi üç maddede toplamak mümkündür:
1. Herşeyden önce Cenab-ı Hakka dinî ortak değerlerimizle hizmet etmek.
2. Cenab-ı Hakkın adını yüceltmek.
3. Dünyada onun adını ananların sayısını arttırmak.
Prof. Dr. Ursula Spuler / (Marburg Üniversitesi - Almanya)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:43
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri yaşadığı döneme, bugüne ve bütün açıklığı ile görülüyor ki geleceğe ışık tutmuş müstesna bir din âlimidir. Onun eserleri ve örnek hayatı bugün bütün tazeliği ve canlılığı ile önümüzde durmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri bir taraftan iman hakikatlerini zulmeti aydınlatan nurlar gibi anlatmak ve yaymaya çalışırken, aynı zamanda İslâm dünyasının içine düştüğü bölünme, dağılma ve esir olarak başkalarının yönetimi altına düşme manzarasında derin bir acı ve sonsuz bir elem duyuyor, bu zillet halinden kurtulma çarelerini göstermeye büyük gayret sarfediyordu.
Onun işaret ettiği çarelerin şüphesiz ki başında bölünme ve dağılmanın tam aksi olan birlik, bütünlük ve beraberlik geliyordu.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:44
Bildiğiniz üzere, Bediüzzaman Said Nursî'nin düşüncelerini, İslâmî düşünürler kesiminde en önde gelen fikir birikimlerinden biri sayıyorum. Öncelikle, Bediüzzaman'ın fikirleriyle birlikte gelen derin insan hürmetini görmemek mümkün değildir. Bazı kişilerin İslâma bağlılıklarını silâha sarılmakla gösterdikleri bir anda, özellikle bu niteliğin altını devamlı olarak çizmemiz yerinde olacaktır.
Bediüzzaman ciddî konular üzerine eğilen, ciddî bir insandır. Fakat bunun yanında sosyal değişimin beraberinde getirdiği sorunları derinlemesine, "balon"ların cazibesine kapılmadan ve sorunların özüne giderek inceleyen bir kişiydi. Bunu, üzerinde durduğu konuların çeşitliliğinde de görebiliriz.
Bediüzzaman hakkında yazdığım kitabımda Bediüzzaman'ın, Gazzali'nin aksine İslâmın muamelat, ibadat kısmı üzerinde fazla durmamış olduğu, daha çok Müslümanların kendi dinini anlamalarını sağlayacak kısımları irdelemiş olduğunu ifade etmiştim. Meselenin toplandığı ve son derece önemli saydığım bir nokta, artık çağdaş dünyada Müslümanın kendi günlük hayatında istikamet temin edecek bir "harita"ya muhtaç olması ve bunun Said Nursî tarafından anlaşılmış olmasıdır.Said Nursî bir bakımdan toplum araştırmacılarının "mikro yapılar" başlığı altında inceledikleri hadiseler üzerinde durmuş, diğer taraftan da, daha geniş kapsamlı toplumsal süreçlerin etkilerini araştırmıştır. Özelliği, İslâmın her iki alanda ayrı işlevlerini, fonksiyonlarını anlaması olmuştur. Bu iki katlı yaklaşımı da Osmanlı İmparatorluğundan beri Türkiye'nin geçirdiği değişim açısından incelemiştir.
Bediüzzaman'ın toplumla ilgili görüşlerinin bir kısmını gözlerimizin önüne böylece sermiş olabileceğimizi ümit ediyorum. Fakat bunun dışında İslâmî bir konumda Bediüzzaman'ın katkıları imanın niteliği ile de ilgilidir. Yüzyılımızda yapılması gereken çalışmalardan biri, Said Nursî'ye göre, şimdiye kadar İslâmın aslî mânâsında, "kendini teslim etme" şeklinde anlayanların, ilâveten İslâmı, "anlama"ları zenginliklerinden istifade etmeleridir. Bunu Bediüzzaman yazılarının bir çok yerinde ifade etmektedir. Bu görüş de zamanımız insanının dünyasını "izah"la anlamak isteyişinin bir ifadesidir. İslâmın özelliklerinden biri bu "izah"ın katı bir biçim almaması, her dindar insanın vereceği izahın, birçok yaklaşım arasında yaklaşımlardan biri olduğunu kabul etmesidir. Bu da müminler arasında konuşma, tartışma ve bir ortak görüşe varmak üzere "cehd" etmelerine bağlıdır. Birçok Batılının, bugünlerde "Cihad"ı silahlı bir mücadele olarak gördüğü bir ortamda, sanırım ki, Bediüzzaman'ın "cihad" anlayışını bu şekilde aktarmam yanlış olmayacaktır. Bediüzzaman'ın bütün bu katkılarından, İslâmî ilimleri, gerçek bir insanî yükselme ilmi olarak gördüğü ve bize bu birikimi sunduğu sonucuna varıyorum. Beni baştan itibaren, Bediüzzaman'ın fikirlerini toplumsal ve insanî açıdan yeni, kendine has ve üzerinde mutlaka durulması gereken bir küme olarak takdim eden Cemil Meriç'in yanılmadığını, kendisine olan mânevî borcumu burada bir daha ifade etmek isterim.
Kendisini bir biyografi konusu olarak seçmiş olmam, İslâmî düşüncesinin geniş boyutları için olduğu kadar bu dünya problemini başkalarından önce anlamış olmasıdır.
Prof. Dr. Şerif Mardin / (American Üniversitesi, Washington D.C. - ABD)
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:44
Prof. Dr. Vehbe Züheylî / Suriye
Said Nursî İslâm dininin gerçeklerini, delillere dayalı olarak neşretmek suretiyle salih, sağlam inançlı bir nesil oluşturmaya çalışmıştır. İslâma ve Müslümanlara yönelen menfi akımların tehlikelerine karşı İslâmî şuuru yayarak, ümmeti dinsizlik akımlarına karşı ilmî metotlarla mukavemet göstermeye hazırlamış ve İslâmî eğitimi evlere taşıyarak "Yeni Said" değişim nazariyesini tatbik etmeye devam etmiştir.Said Nursî'nin uslûp ve metodu gerçekten başarılı olmuştur. Onun risaleleri ve eserleri hayatında ve ölümünden sonra Türkiye için, maddî-mânevî bereket ve hayır kaynağı olmuştur.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:45
Said İbrahim / (İktisatçı - Hollanda)
Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursî'nin emsalsiz ve parlak itibarını inkâr eden yoktur. Çünkü o, hayatı boyunca Osmanlıya ve Türk devletlerine pek büyük hizmetler etti ve onun eserlerinin kıymeti ilk incelemeyle belli olur. Halbuki, uluslararası seviyede çok farklı bir tablo çizmektedir. Belli gayretlere rağmen, Batıda tercümelerinin ya olmaması ya da dağıtılmaması, Batı aydın ve profesörlerinin takdirini engelliyor. Ayrıca, Bediüzzaman Said Nursî'nin Türkiye'ye has büyük katkı ve hizmetleri, onların modern Batı için uygunluğunu ve kıymetini ispat etmiyor.
Türkiye dışında Bediüzzaman Said Nursî'nin mütefekkir olarak üstünlüğü ve uygunluğunu izah ve ispat eden bazı sebepleri arzediyorum:- İman ve modern ilmin tam imtizacını ve ilmî gerçeklerin dini tasdik edip takviye edişini mükemmel delil ve örneklerle ispatladı.
Modern Batılı laik kültürün kötülüklerinin ve Batılı kültür gelişmelerinin dine ve iman-ı billahı ihlallerinin teşhisinin eşi görülmemiştir.- Her kim onun modern insan tarafından dine sorulan sorulara cevaplarını mütalaa ederse, onları tasdik eder. İnancı ispat konusunda birçok yenilik getirmesine rağmen Kur'ân ve Sünnet-i Seniyyeden zerre kadar taviz vermez.- Bilhassa mü'minlerin demokrasiye, siyasete ve milliyetçiliğe karşı tavırlarını inançlara göre ıslah edip yeni düşünce kalıpları ortaya koymuştur.
Tarikatlar dışında mü'minlerin mânevî ıslahı için, başarısı ispatlanmış hareket tarzlarını ve metodlarını yeniden keşfedip ihya etmiştir.
Modern ilim, teknoloji ve medeniyetin sağlam ve müspet yanlarını kabul ve muhafaza ederken, ihya-yı din, Darü'l-İslâmın takviyesi, hem de Batılı laisizmin ve aşırı modernizmin hücumuna mukavemet için yeni bir vizyon ve kalıpları belirtip ortaya koymuştu.Batıda tebliğ için bu üstün fikirlerin uygunluğu ve ehemmiyeti âşikârdır.
Ç@K@ B£Y
29-09-2008, 17:45
Onun mücahedesini gelecekte de muhafaza etmek için, gelecek nesillerin onun eserini devam ettirmeleri zaruridir. Ve bu yalnız Risale-i Nur'ları yayınlamak değildir; onun tavrına, hayat tarzına ve beşerî düşünüşün meydan okumalarını karşılama yönündeki sarsılmaz cesaretine bakılması da gerekmektedir. Eseri ve hayatı birlikte ele alınmalıdır.Risale-i Nur'un bir İslâm müzesi değil, önümüzdeki görevleri karşılamak için bir çalışma mekânı olduğu düşüncesindeyim.
Şayet Batı Avrupalı entellektüeller Said Nursî'nin tavrını ve vaziyet alışını anlamak isterlerse, bu dikkate değel duruma geri gitmemiz gerekir. O, conditio humana islamica, yani bir İslâm insanının durumudur. Böylesi bir perspektif altında, bir hapishanenin cüz'ü olan bir duvarın, muhteşem biçimde yapılmış bir caminin, veya beşerî varoluşun önünde eğilsin, hiçbir teolojik farklılık sözkonusu değildir. Bu insan tavır ve hareketini müteal açıklığa vereceği cevabı zihninde taşıyarak icra eder; yani, İslâmî terimlerle konuşursak, ibadet ve zikrini bu şuurla yapar. Said Nursî'nin sürekli yaptığı şey budur. O, iman ve dünya ayrımına karşı İslâmî alternatifi yaşamıştır. Bu noktada, onun hakkında, Erikson'ın Martin Luther hakkında bir çalışma yayınlaması gibi, psiko-analitik bakış açısından bizim tasarrufumuzda yazılmış bir biyografiye sahip olamayışımıza çok üzülüyorum.
Wolf. D. Ahmed Aries - Psikolog
Almanya
vBulletin v3.8.3, Copyright ©2006-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.