TÜRK
22-09-2008, 02:44
Aynadan Yansıyanlar
http://photos1.blogger.com/blogger/3813/1875/320/29.0.png (http://photos1.blogger.com/blogger/3813/1875/1600/29.0.png)
Her gün defalarca baktığımız; ama görmediğimiz şey nedir?
Ona bakarken aslında onda yansıyan kendi görüntümüzü görmeyi hedeflediğimiz için, pek de görüyor sayılmayız aynayı...
Öyle değil mi gerçekten; hem aynanın görünecek nesi var?
Kendisine bakan kim olursa olsun; onu dosdoğru yansıtan; parlak, doğru sözlü, açık yürekli dostumuz. Zaten bu sebeple onun gözünün içine bakarız, en çok onun fikrine danışır; en çok ona güveniriz.
“Nasılım” deriz, “iyi görünüyor muyum?”
Başkasına sorsam ya hatırım için yalan söyleyecek, ya çekemeyip moralimi bozacak, ya kişiliğine bağlı olarak çarpıtacak, abartacak. Çünkü dostum beni sevdiği için düşmanım sevmediği için, kendi gönül aynasında farklı görecek. Oysa bana doğru sözlü ayna lazım...
Öyle dediğime bakıp da, kendimle pek bir barışık olduğumu da sanmayın. Beni olduğumdan daha güzel gösterseydi de fena olmazdı hani... ama yok; aynaya kırk yıl kulluk etsen de, seni olduğundan biraz daha güzel gösterecek değildir. Kimsenin hatırı için doğruyu söylemekten vaz geçmez.
..."Zavallı, herkesi kendine güldürme, âlemi kendine maskara etme." Ayna ile terazi hile bilmezler, yalan söylemezler.”(Mesnevi’den)
Dışımı dürüstçe gösteren ayna gibi bir de içimi gösteren ayna olsaydı...
Böyle bir ayna olsaydı, çekinmeden bakabilir miydim ‘gözümün içine’...
Korkularımı, zayıflıklarımı, komplekslerimi sahte bir özgüvenle örttüğüm sosyal maskem düşse; içimdeki gerçek ben; suretlense ve görünse...
Hiç kuşkusuz ben de ne zaman dışımdaki kargaşadan sıyrılıp içime yönelsem; “gammaz can aynamda” görüyorum gerçek yansımamı. Çünkü kendimi kendimden gizleyecek maske icad edilmedi daha...
Muhtaçlığımı, çaresizliğimi, faniliğimi...
Aczimi, yalnızlığımı, bilgisizliğimi...
Sahip olduğum birkaç şeyi de her geçen gün kaybetmekte olduğumu... geçen her günün; gençliğimi, kudretimi, hatta hayallerimi alıp götürdüğünü... ve benim buna karşın hiçbir şey yapamayışımı...
***
Bir zaman korktum kendimi gönül aynasında seyretmekten... işte hep bunun içindi; gereksiz kalabalıklara dalmam. Kendimle baş başa kalmaktan kaçtım...
Kendimi çok da gerekli olmayan koşuşturmalara vurdum, sahte ilişkilerde harcadım ömrümü... böylece tükenişimi artırdım, can özümü savurdum boşluğa...
Ne zaman ki;
“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hakk âşıkı! Eğer ahmak değil isen, Hakk'ın huzuruna yokluk götür.
Varlık, ancak yoklukta görünebilir. Zenginlerin zenginliği, ancak yoksullara yaptıkları cömertlikle belli olur.
Her nerede yokluk, eksiklik bulunursa, orası bütün sanatların, hünerlerin aynası olur. Zayıf, hasta bulunmazsa hekîmlik sanatının güzelliği nasıl olur da kendini gösterir.
Noksanlar, kemal vasfının; olgunluğun aynasıdır. Horluk da üstünlüğün, büyüklüğün aynasıdır.
Çünkü, zıttı meydana çıkaran, onun zıttı olan şeydir. Balın tatlılığı, sirkenin ekşiliği ile belli olur.”(Mesnevi)
diyen bir ses işittim; o zaman barıştım kendimle.
Artık gönül aynamda yoksunluklarımla karşılaşmak korkutmuyor beni. Çünkü içimdeki solgun, ürkek ve zavallı “ben”imin bir yokluk aynası olduğunu öğrenmeye başladım...
Ne güzel; meğerse benim muhtaçlığım, O’nun cömertliğini istemem içinmiş. Korkularım; ona sığınmam; dertlerim, derman için onun kapısına yönelmem içinmiş...
Ne mutlu bana ki, Cihanın Güneşi, benim gibi bir damlada da parlamaya tenezzül etmiş! Ne mutlu bana ki kendimi beğenmeyeyim, tam ve kusursuz zannedip avunmayayım diye gönlü kırık ve kusurlu eylemiş...
Kusurlarımla yüzleşmek, onları kabullenmek, bir zaman avuttu beni. Hatta melami meşrebe bir yatkınlığım da varmış demek ki; böyle kusuru itiraf etmeyi, alçak gönüllülük saymışım. Hatta günah çıkarmış İsevi gibi; bir tüy misali hafifleyip, umursamazlığıma, kendimi koyvermişliğime haklılık kazandırmışım...
Oysa bu şekilde hidayet nimetine nankörlük ettiğimi, ona layık olma fırsatını kaçırdığımı hiç anlamamışım...
Ben yüzsüzlüğü alçak gönüllük zannedermişim, asıl alçak gönüllüğün sırrına erişmediğimden...
Meğerse benim gibi tasasız aynalardan ancak böyle arsızlık meydana gelirmiş...
Arsız dilencinin payı nedir, eline üç kuruşluk bir sadaka sıkıştırıp savuşturulmak!
Meğerse o Güzel’in baş köşeye koyup cemalini seyrettiği aynalar varmış...
Onlar ki gönüllerini arıtıp iyice cilalayınca, Can Yusuf’una layık hale gelmişler.
“Sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı layık gördüm.
Ey güneş gibi gök yüzünün nûru olan Yûsuf, sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki, o aynaya baktıkça kendi güzel yüzünü göresin ve kendinde bulunan güzelliği görerek hayran olasın...”demişler.
O ki; cömertlik ve iyilik sahibi olsun da; beni kusurlarımla, yoksunluklarımla; acz içinde; çaresiz bıraksın; olur mu?
Onun gibi yardımı, ihsanı bol olan, hiç beni eksikliğimle baş başa bırakır mı? Madem beni yardıma muhtaç yaratmış, elbet elimden tutup yürütecek, kendi kemaline layık bir hale getirecek...
“Sarayın kapısından "Ey ihtiyaç sahibi gel, içeri gir. Yoksul kişi nasıl cömertliğe, iyiliğe muhtaç ise, cömertlik de, iyilik de yoksul kişiye muhtaçtır." diye bir ses geldi.
Güzeller, nasıl tozsuz, passız, parlak ayna ararlarsa, cömertlik de yoksulları, zayıfları öyle aramaktadır.
Güzellerin yüzleri ayna ile süslenir, güzelleşir. Ayna olmazsa güzellik meydana çıkmaz, iyiliğin, cömertliğin yüzü de yoksula bakmakla görülür.”(Mesnevi)
Ekmek kokusunun karnı aç olanı çektiği gibi; yokluk korkusu da beni varlık nuruna çekti götürdü de, bildim yokluğun kıymetini...
Varlık daha en başından bir yokluk aynasıymış meğerse.
İster cilalanmış gümüş, ister sırlı camdan yapılmış olsun, yada durgun su misali; sadece iki şeffaf ortam arasındaki yüzeyden ibaret olsun; bütün aynaların ortak noktası nedir? Renksiz, suretsiz ve ışıksızlık değil mi? Boşluk, hiçlik değil mi?
Onda yansıyan bütün hayallere bürünebilmek için, kendi rengini feda etmiştir ayna.
Benliksizlik rengine bürünmüştür de bu sayede her rengi yansıtabilmiştir.
“Onun Arşı su üzerindeyken” ayetinde haber verildiği gibi, varlığın başında evren de böyle bomboş, saf bir manyetik denizden ibarettir.
Nasıl ki güneşin ışığı; “zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misalî güneşi, onların kabiliyetine göre verir.”[1] (http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=31792003#_ftn1)se; yaratıcının “ol” kelamı da her bir zerredeki varoluş yeteneğini ortaya çıkarmıştır.
Alem böyle çokluk içinde görünse de aslında, tüm renkler tek bir ışığın yansımalarıdır. Koskoca bir “Yok”lukta yansıyan “Bir”likten ibaret...
Ayna nedir? Karşısındaki sureti yansıtan parlaklık değil mi?
Aynada yansıyan görüntü bir Asıl Varlığa izafi değil midir?
Tüm evren de yaratılmış ve her an tecellilerle yaratılıyor olmakla; bir yansımadan ibaret değil mi?
“Şunu iyi bil ki, kâinatta var olan her şey, sevgilinin tecellîsinden ibârettir, onun yarattıklarıdır. Onun kudretini, yaratma gücünü göstermektedir. Aslında, âşık bir perdedir. Var olan, diri olan ancak sevgilidir. Âşık ise bir ölüdür. Var gibi görünen bir yoktur.”(Mesnevi)
Etrafımda gördüğüm her şey, bir düzene boyun eğmiş, enerji zerreciklerinden ibaret. Nasıl oluyor da dağılıp gitmeye, başıboş olmaya meyilli olan bu devasa ateş; beni ve alemi ortaya çıkaracak şekilde tanecikleşiyor. Nasıl oluyor da benim için rengarenk bir gül bahçesi; “serin ve selamet” oluyor?
Bu bensizlik rengine bürünmüş, yokluk aynasında her an yansıyan cemal ve ikramdan başka nedir?
***
Eski zaman bilgeleri, göklerden yere kadar bütün alemi; Bir olanın tecellisi ve aksi saymışlar.
“Çoklukta dağılıp gitme” demişler; hepsinin aslı birdir. “O Biri bulmak istersen sen de ayna ol, yokluk rengine bürün ki; çokluk senin gönül aynanda birleşsin.”
“Eğer addan, harften öteye geçmek istersen, kendini kendinden çıkar, kendini tertemiz arıt, kendi nefsinden tamamiyle kurtul.
Kirli demir renginden kurtul da pırıl pırıl parlayan hayali demir gibi ol, riyazatla passız bir ayna halini al.”(Mesnevi)
Ama gönül aynası günlük meşgalelerle öyle dolu ki, pireyi deve kadar görüyor. Böyle olunca en küçük meseleler gönül aynasını örtüyor da, alemi saramıyor.
Her gün içimizde bir vehim bulutu yükselip, gönül aynamızı örtüyor. Bizi geveze bir ahbap gibi, boş dedikodusuyla alıkoyuyor.
“Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını basma al da, bir zaman için susmayı huy edin.”(Mesnevi)
Oysa gönülde bütün alemi ilimle kuşatacak akıl; sevgiyle kucaklayacak aşk; empatiyle duyumsayacak hissiyat var.
Nasıl ki koskoca bir saray avuç içi kadar aynaya sığarsa, insandaki gönül aynası da evreni yansıtabiliyor. Yeter ki herşeyi bir bütün olarak görebilecek kadar uzaklaşmak mümkün olsun. Yeter ki hiç bir şeyin çekim gücü bizi kendi eksenine çekip yutmasın...
Alem aynasında yansıyan suretlerin bizi avlayıp, kendi çevresindeki yörüngeye mahkum etmesi, hep bizdeki tamahtandır. Ne zaman ki bu tamahı silip yok etmek mümkün olursa, o zaman her şeyden özgürleşmek mümkün olur. Bizi; her şeyi olduğu gibi görecek seviyeye getirecek olan da bu özgürleşmedir.
“ Gönül aynası dünya sevgisi tozundan, nefsanî arzulardan temizlenir, pak ve saf bir hale getirilirse, orada su ve toprak nakışlardan başka şeyler görürsün.
Gönül aynasında hem resmi, nakşı görürsün; hem de resmi ve nakşı yapanı; hem devlet, saadet yaygısı seyr edersin; hem de onu yayanı ve döşeyeni.”(Mesnevi)
Ben de “Niye arzu ettiğim her şey benden uzaklaşıyor.” Diyordum. Meğerse arzularım noksanlıklarımdanmış. Ben noksanlarımı sahip olacağım şeylerle yamamaya çalışıyormuşum.
Oysa o noksanlıklar dünya metaını yama kabul etmezmiş. Hiç “sonsuzluk arzusu” gibi bir uçsuz bucaksız boşluk; geçici dünya malıyla, saltanatıyla dolar mı?
Hem ben bilmezmişim, noksanlık bana bir çağrıymış “olgunlaşma serüvenine” atlamam için. Ne de olsa,
“Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya doğru on at çatlatarak koşar.” mış
Beni mahrumiyet içinde bırakması, tortularımı temizleyip, cilalamak içinmiş meğerse... ama ben; cahilliğimden yarama neşter vuran doktoruma kızarmışım...
“Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin, Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?”(Mesnevi)
Olgunlaşmış insanlar, düşmandan gelen eziyeti bile Hakkın cilası sayarlar; “Müşrikler bana cefa ettiklerini sanırlar; halbuki onların cefası ile gönül aynamın tozu silindi.”derlermiş.
***
Ben böyle arınmaya güç yetirebilecek miyim bilmiyorum. Azlığı feda edip yokluğu tercih edebilecek miyim?
İtiraf ediyorum kolay değil...Varlık sevgisi öyle cezbedici ki, az da olsa, fani de olsa, eksik de olsa; feda etmek kolay değil.
Oysa bunu yapabilseydim, yoklukta çokluğu yansıtıp, çoklukta birliği bulacaktım. Her şeyden vazgeçebilseydim, alemlerden çıkıp gidebilirdim. Sidre i müntehaya varıp, gönül aynamda evreni bir ağaç gibi birlik içinde seyrederdim.
Hem yalnız evreni değil, onda tecelli eden nurlara da bakabilirdim.
Belki hiçbir zaman oraya varamayacağım ama, orada hepimizi temsil edeni sevmekten de geri kalmam ya...
O ki; “kişi sevdiği ile beraberdir” demiş, onunla beraber olmaktan da mahrum değilim ya...
[1] (http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=31792003#_ftnref1) Bediuzzaman’dan
H.Kübra Ergin
http://photos1.blogger.com/blogger/3813/1875/320/29.0.png (http://photos1.blogger.com/blogger/3813/1875/1600/29.0.png)
Her gün defalarca baktığımız; ama görmediğimiz şey nedir?
Ona bakarken aslında onda yansıyan kendi görüntümüzü görmeyi hedeflediğimiz için, pek de görüyor sayılmayız aynayı...
Öyle değil mi gerçekten; hem aynanın görünecek nesi var?
Kendisine bakan kim olursa olsun; onu dosdoğru yansıtan; parlak, doğru sözlü, açık yürekli dostumuz. Zaten bu sebeple onun gözünün içine bakarız, en çok onun fikrine danışır; en çok ona güveniriz.
“Nasılım” deriz, “iyi görünüyor muyum?”
Başkasına sorsam ya hatırım için yalan söyleyecek, ya çekemeyip moralimi bozacak, ya kişiliğine bağlı olarak çarpıtacak, abartacak. Çünkü dostum beni sevdiği için düşmanım sevmediği için, kendi gönül aynasında farklı görecek. Oysa bana doğru sözlü ayna lazım...
Öyle dediğime bakıp da, kendimle pek bir barışık olduğumu da sanmayın. Beni olduğumdan daha güzel gösterseydi de fena olmazdı hani... ama yok; aynaya kırk yıl kulluk etsen de, seni olduğundan biraz daha güzel gösterecek değildir. Kimsenin hatırı için doğruyu söylemekten vaz geçmez.
..."Zavallı, herkesi kendine güldürme, âlemi kendine maskara etme." Ayna ile terazi hile bilmezler, yalan söylemezler.”(Mesnevi’den)
Dışımı dürüstçe gösteren ayna gibi bir de içimi gösteren ayna olsaydı...
Böyle bir ayna olsaydı, çekinmeden bakabilir miydim ‘gözümün içine’...
Korkularımı, zayıflıklarımı, komplekslerimi sahte bir özgüvenle örttüğüm sosyal maskem düşse; içimdeki gerçek ben; suretlense ve görünse...
Hiç kuşkusuz ben de ne zaman dışımdaki kargaşadan sıyrılıp içime yönelsem; “gammaz can aynamda” görüyorum gerçek yansımamı. Çünkü kendimi kendimden gizleyecek maske icad edilmedi daha...
Muhtaçlığımı, çaresizliğimi, faniliğimi...
Aczimi, yalnızlığımı, bilgisizliğimi...
Sahip olduğum birkaç şeyi de her geçen gün kaybetmekte olduğumu... geçen her günün; gençliğimi, kudretimi, hatta hayallerimi alıp götürdüğünü... ve benim buna karşın hiçbir şey yapamayışımı...
***
Bir zaman korktum kendimi gönül aynasında seyretmekten... işte hep bunun içindi; gereksiz kalabalıklara dalmam. Kendimle baş başa kalmaktan kaçtım...
Kendimi çok da gerekli olmayan koşuşturmalara vurdum, sahte ilişkilerde harcadım ömrümü... böylece tükenişimi artırdım, can özümü savurdum boşluğa...
Ne zaman ki;
“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hakk âşıkı! Eğer ahmak değil isen, Hakk'ın huzuruna yokluk götür.
Varlık, ancak yoklukta görünebilir. Zenginlerin zenginliği, ancak yoksullara yaptıkları cömertlikle belli olur.
Her nerede yokluk, eksiklik bulunursa, orası bütün sanatların, hünerlerin aynası olur. Zayıf, hasta bulunmazsa hekîmlik sanatının güzelliği nasıl olur da kendini gösterir.
Noksanlar, kemal vasfının; olgunluğun aynasıdır. Horluk da üstünlüğün, büyüklüğün aynasıdır.
Çünkü, zıttı meydana çıkaran, onun zıttı olan şeydir. Balın tatlılığı, sirkenin ekşiliği ile belli olur.”(Mesnevi)
diyen bir ses işittim; o zaman barıştım kendimle.
Artık gönül aynamda yoksunluklarımla karşılaşmak korkutmuyor beni. Çünkü içimdeki solgun, ürkek ve zavallı “ben”imin bir yokluk aynası olduğunu öğrenmeye başladım...
Ne güzel; meğerse benim muhtaçlığım, O’nun cömertliğini istemem içinmiş. Korkularım; ona sığınmam; dertlerim, derman için onun kapısına yönelmem içinmiş...
Ne mutlu bana ki, Cihanın Güneşi, benim gibi bir damlada da parlamaya tenezzül etmiş! Ne mutlu bana ki kendimi beğenmeyeyim, tam ve kusursuz zannedip avunmayayım diye gönlü kırık ve kusurlu eylemiş...
Kusurlarımla yüzleşmek, onları kabullenmek, bir zaman avuttu beni. Hatta melami meşrebe bir yatkınlığım da varmış demek ki; böyle kusuru itiraf etmeyi, alçak gönüllülük saymışım. Hatta günah çıkarmış İsevi gibi; bir tüy misali hafifleyip, umursamazlığıma, kendimi koyvermişliğime haklılık kazandırmışım...
Oysa bu şekilde hidayet nimetine nankörlük ettiğimi, ona layık olma fırsatını kaçırdığımı hiç anlamamışım...
Ben yüzsüzlüğü alçak gönüllük zannedermişim, asıl alçak gönüllüğün sırrına erişmediğimden...
Meğerse benim gibi tasasız aynalardan ancak böyle arsızlık meydana gelirmiş...
Arsız dilencinin payı nedir, eline üç kuruşluk bir sadaka sıkıştırıp savuşturulmak!
Meğerse o Güzel’in baş köşeye koyup cemalini seyrettiği aynalar varmış...
Onlar ki gönüllerini arıtıp iyice cilalayınca, Can Yusuf’una layık hale gelmişler.
“Sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı layık gördüm.
Ey güneş gibi gök yüzünün nûru olan Yûsuf, sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki, o aynaya baktıkça kendi güzel yüzünü göresin ve kendinde bulunan güzelliği görerek hayran olasın...”demişler.
O ki; cömertlik ve iyilik sahibi olsun da; beni kusurlarımla, yoksunluklarımla; acz içinde; çaresiz bıraksın; olur mu?
Onun gibi yardımı, ihsanı bol olan, hiç beni eksikliğimle baş başa bırakır mı? Madem beni yardıma muhtaç yaratmış, elbet elimden tutup yürütecek, kendi kemaline layık bir hale getirecek...
“Sarayın kapısından "Ey ihtiyaç sahibi gel, içeri gir. Yoksul kişi nasıl cömertliğe, iyiliğe muhtaç ise, cömertlik de, iyilik de yoksul kişiye muhtaçtır." diye bir ses geldi.
Güzeller, nasıl tozsuz, passız, parlak ayna ararlarsa, cömertlik de yoksulları, zayıfları öyle aramaktadır.
Güzellerin yüzleri ayna ile süslenir, güzelleşir. Ayna olmazsa güzellik meydana çıkmaz, iyiliğin, cömertliğin yüzü de yoksula bakmakla görülür.”(Mesnevi)
Ekmek kokusunun karnı aç olanı çektiği gibi; yokluk korkusu da beni varlık nuruna çekti götürdü de, bildim yokluğun kıymetini...
Varlık daha en başından bir yokluk aynasıymış meğerse.
İster cilalanmış gümüş, ister sırlı camdan yapılmış olsun, yada durgun su misali; sadece iki şeffaf ortam arasındaki yüzeyden ibaret olsun; bütün aynaların ortak noktası nedir? Renksiz, suretsiz ve ışıksızlık değil mi? Boşluk, hiçlik değil mi?
Onda yansıyan bütün hayallere bürünebilmek için, kendi rengini feda etmiştir ayna.
Benliksizlik rengine bürünmüştür de bu sayede her rengi yansıtabilmiştir.
“Onun Arşı su üzerindeyken” ayetinde haber verildiği gibi, varlığın başında evren de böyle bomboş, saf bir manyetik denizden ibarettir.
Nasıl ki güneşin ışığı; “zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misalî güneşi, onların kabiliyetine göre verir.”[1] (http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=31792003#_ftn1)se; yaratıcının “ol” kelamı da her bir zerredeki varoluş yeteneğini ortaya çıkarmıştır.
Alem böyle çokluk içinde görünse de aslında, tüm renkler tek bir ışığın yansımalarıdır. Koskoca bir “Yok”lukta yansıyan “Bir”likten ibaret...
Ayna nedir? Karşısındaki sureti yansıtan parlaklık değil mi?
Aynada yansıyan görüntü bir Asıl Varlığa izafi değil midir?
Tüm evren de yaratılmış ve her an tecellilerle yaratılıyor olmakla; bir yansımadan ibaret değil mi?
“Şunu iyi bil ki, kâinatta var olan her şey, sevgilinin tecellîsinden ibârettir, onun yarattıklarıdır. Onun kudretini, yaratma gücünü göstermektedir. Aslında, âşık bir perdedir. Var olan, diri olan ancak sevgilidir. Âşık ise bir ölüdür. Var gibi görünen bir yoktur.”(Mesnevi)
Etrafımda gördüğüm her şey, bir düzene boyun eğmiş, enerji zerreciklerinden ibaret. Nasıl oluyor da dağılıp gitmeye, başıboş olmaya meyilli olan bu devasa ateş; beni ve alemi ortaya çıkaracak şekilde tanecikleşiyor. Nasıl oluyor da benim için rengarenk bir gül bahçesi; “serin ve selamet” oluyor?
Bu bensizlik rengine bürünmüş, yokluk aynasında her an yansıyan cemal ve ikramdan başka nedir?
***
Eski zaman bilgeleri, göklerden yere kadar bütün alemi; Bir olanın tecellisi ve aksi saymışlar.
“Çoklukta dağılıp gitme” demişler; hepsinin aslı birdir. “O Biri bulmak istersen sen de ayna ol, yokluk rengine bürün ki; çokluk senin gönül aynanda birleşsin.”
“Eğer addan, harften öteye geçmek istersen, kendini kendinden çıkar, kendini tertemiz arıt, kendi nefsinden tamamiyle kurtul.
Kirli demir renginden kurtul da pırıl pırıl parlayan hayali demir gibi ol, riyazatla passız bir ayna halini al.”(Mesnevi)
Ama gönül aynası günlük meşgalelerle öyle dolu ki, pireyi deve kadar görüyor. Böyle olunca en küçük meseleler gönül aynasını örtüyor da, alemi saramıyor.
Her gün içimizde bir vehim bulutu yükselip, gönül aynamızı örtüyor. Bizi geveze bir ahbap gibi, boş dedikodusuyla alıkoyuyor.
“Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını basma al da, bir zaman için susmayı huy edin.”(Mesnevi)
Oysa gönülde bütün alemi ilimle kuşatacak akıl; sevgiyle kucaklayacak aşk; empatiyle duyumsayacak hissiyat var.
Nasıl ki koskoca bir saray avuç içi kadar aynaya sığarsa, insandaki gönül aynası da evreni yansıtabiliyor. Yeter ki herşeyi bir bütün olarak görebilecek kadar uzaklaşmak mümkün olsun. Yeter ki hiç bir şeyin çekim gücü bizi kendi eksenine çekip yutmasın...
Alem aynasında yansıyan suretlerin bizi avlayıp, kendi çevresindeki yörüngeye mahkum etmesi, hep bizdeki tamahtandır. Ne zaman ki bu tamahı silip yok etmek mümkün olursa, o zaman her şeyden özgürleşmek mümkün olur. Bizi; her şeyi olduğu gibi görecek seviyeye getirecek olan da bu özgürleşmedir.
“ Gönül aynası dünya sevgisi tozundan, nefsanî arzulardan temizlenir, pak ve saf bir hale getirilirse, orada su ve toprak nakışlardan başka şeyler görürsün.
Gönül aynasında hem resmi, nakşı görürsün; hem de resmi ve nakşı yapanı; hem devlet, saadet yaygısı seyr edersin; hem de onu yayanı ve döşeyeni.”(Mesnevi)
Ben de “Niye arzu ettiğim her şey benden uzaklaşıyor.” Diyordum. Meğerse arzularım noksanlıklarımdanmış. Ben noksanlarımı sahip olacağım şeylerle yamamaya çalışıyormuşum.
Oysa o noksanlıklar dünya metaını yama kabul etmezmiş. Hiç “sonsuzluk arzusu” gibi bir uçsuz bucaksız boşluk; geçici dünya malıyla, saltanatıyla dolar mı?
Hem ben bilmezmişim, noksanlık bana bir çağrıymış “olgunlaşma serüvenine” atlamam için. Ne de olsa,
“Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya doğru on at çatlatarak koşar.” mış
Beni mahrumiyet içinde bırakması, tortularımı temizleyip, cilalamak içinmiş meğerse... ama ben; cahilliğimden yarama neşter vuran doktoruma kızarmışım...
“Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin, Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?”(Mesnevi)
Olgunlaşmış insanlar, düşmandan gelen eziyeti bile Hakkın cilası sayarlar; “Müşrikler bana cefa ettiklerini sanırlar; halbuki onların cefası ile gönül aynamın tozu silindi.”derlermiş.
***
Ben böyle arınmaya güç yetirebilecek miyim bilmiyorum. Azlığı feda edip yokluğu tercih edebilecek miyim?
İtiraf ediyorum kolay değil...Varlık sevgisi öyle cezbedici ki, az da olsa, fani de olsa, eksik de olsa; feda etmek kolay değil.
Oysa bunu yapabilseydim, yoklukta çokluğu yansıtıp, çoklukta birliği bulacaktım. Her şeyden vazgeçebilseydim, alemlerden çıkıp gidebilirdim. Sidre i müntehaya varıp, gönül aynamda evreni bir ağaç gibi birlik içinde seyrederdim.
Hem yalnız evreni değil, onda tecelli eden nurlara da bakabilirdim.
Belki hiçbir zaman oraya varamayacağım ama, orada hepimizi temsil edeni sevmekten de geri kalmam ya...
O ki; “kişi sevdiği ile beraberdir” demiş, onunla beraber olmaktan da mahrum değilim ya...
[1] (http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=31792003#_ftnref1) Bediuzzaman’dan
H.Kübra Ergin