Alperen
18-11-2008, 13:25
http://www.milliocak.com/resim/buvatanbizim(1).jpg
Vatan İçin Ölmek Vatanseverlik midir!?-1
Coğrafya Nasıl Vatan Yapılır?
Vatan için ölmek, elbette vatanseverliktir. Peki, vatan için yaşamak? Şüphesiz o, çok daha büyük vatanseverliktir. Çünkü vatan için yaşamak, vatan için ölmekten daha zordur ve çok daha büyük çaba gerektirir. Tabi vatan için yaşamanın ne olduğunu idrak edebilirsek.
Vatan nedir? Sorusuna verilecek cevaplardan birisi de herhalde, üzerinde milletleşme sürecini tamamlamış belirli bir halkın yaşadığı ve hükümran olduğu, sınırları belli coğrafya (kara, deniz ve gökyüzü) parçasıdır şeklinde verilecek cevaptır. Dikkat edileceği üzere; bu tanımda ölmekten değil, yaşamaktan bahsedilmektedir. Çünkü ölülerin vatanı yoktur ve dünyada en kolay işgal ve tahribe maruz kalan yerler kabristanlardır. Eğer ölülerin de vatanı olsaydı, bugün tekmil Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu Türk vatanı sayılmak gerekirdi. Ancak bugün Türk Vatanı deyince sadece Anadolu ve Trakya’nın bir bölümü anlaşılmaktadır. Yani her ne kadar bazı ayrılıkçı gruplar var olsa da, kendisini Türk Milleti’nden sayanlarla kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eşit vatandaşları sayanların kahir ekseriyette olduğu insanların yaşamakta olduğu coğrafya demek istiyorum.
Peki, vatan için ölmenin, coğrafyanın vatana dönüşmesi için hiç mi önemi yoktur? Hiç olmaz mı? Vatan için yaşamak, en başta vatan için ölmeyi ve ölümü göze almayı gerektirir. Ancak bana göre; maharet yine de vatan için ölmekte değil, vatan için yaşamaktadır. Coğrafyayı vatan yapmanın ana şartı hayatta ve ayakta kalabilmektir. Güçlü, kudretli, sağlıklı, birlik ve dirlik içinde ayakta kalabilmekten bahsediyorum. Bu bakımdan ben, coğrafyayı vatan yapmanın sırrını, mezarlıklarda ve kabristanlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, okullarda, mabetlerde, tarlalarda, fabrikalarda, denizlerde ve gökyüzünde aramışımıdır hep. Şehitlikler mi? Onlar, bu saydıklarımdan oluşan kalınca bir kitabın kapak resmidir büyük oranda(1). Kapak resimleri ise, kitabın içinde bulunan bilgilerin özeti gibidir çoğu kere...
Peki, “Vatan için ölmek mi çok daha hayırlıdır, yoksa vatan için yaşamak mı?” sorusuna verilecek cevap noktasında, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bulunan “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.”(Bakara 2/154) şeklindeki ayeti nasıl yorumlamak gerekecektir? Gayet basit. Görüldüğü gibi ayette “vatan uğrunda öldürülenler” denilmiyor, vatan uğrunda ölmeyi de içine alacak biçimde “Allah yolunda öldürülenler” den bahsediliyor. Zira vatan savunması da dâhil olmak üzere; Allah’ın biz Müslümanlara birçok konuda emri vardır ve bu emirleri yerine getirmek için çaba sarf ederken öldürülenlerin hepsi şehittir ve ölü sayılmazlar. Bu anlamda örneğin namusu ve şerefi ile ailesinin nafakasını kazanmaya çalışırken, zayıfa ve güçsüze yardım etmeye çalışırken, din kardeşlerinin arasını bulmaya çalışırken, insanlığa faydalı buluşlar yapmak amacıyla araştırmalar yaparken, ilim öğrenirken, namaz kılıp oruç tutarken öldürülenler de şehittir. Ancak elbette vatan savunması için canını feda edenlerin derecesi yine de diğerlerinden farklıdır. Çünkü yaşama hakkı en kutsal haktır ve şehitler, işte bu en kutsal haklarından vazgeçen diri insanlardır...
Şair Mithat Cemal Kuntay, her ne kadar “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dese de biz, vatanseverliğin tek göstergesinin vatan uğruna dökülen kanların miktarı olmadığına inananlardanız. Yani bize göre vatanseverlikte tek belirleyici ölçü dökülen kan, yani şehit sayısı değildir. Vatanı mamur ve bayındır hale getirmek, onu çok daha yaşanabilir kılmak ve insanlığa faydalı hizmetlerde bulunmak için dökülen ter ve verilen emekler de en az bu uğurda dökülen kanlar kadar kutsaldır. Bu konuda bize ışık tutanlardan birisi de İslam Peygamberi Hz. Muhammet’tir. Bir hadisinde şöyle buyuruyor Hz. Peygamber: “Kıyamet günü şehitlerin kanı ile âlimlerin mürekkebi tartılacak ve âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından daha ağır gelecektir...”. Düşünsenize bir; yüz binlerce insandan mürekkep orduların yapamadığını bazen bir âlimin küçük bir buluşu, ya da bir politikacının küçük bir önerisi hallediveriyor. Hem de kansız ve kavgasız olarak. Ne diyordu Yunus Emre;
“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola avulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz”
Bu noktada “Yurtta sulh cihanda sulh” diyen büyük Atatürk’ü görmezden gelebilir miyiz? Ya da Birleşmiş Milletler Örgütü kurulması fikrini ilk ortaya atan insanı. Ya da ne bileyim ben Dünya Kızılay ve Kızılhaç örgütleri ile Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün kurulması fikrini ilk ortaya atan insanları. Bu örgütlerin, kötü emeller için kullanılma ihtimalleri elbette vardır. BM’deki veto hakkının bazen kötüye kullanılması gibi. Ancak en azından isimleri söylenince akla ilk gelen amaçları son derece insanidir bu örgütlerin.
Hz. Peygamber’in, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce gibi muteber hadis kaynaklarında da yer alan ve muhtelif versiyonları bulunan bir hadisi vardır. Hadis kısaca vatan hudutlarında nöbet tutmanın faziletinden bahsetmektedir. Söz konusu hadisin bir versiyonu şöyledir:
"Bir gün ve bir gece sınırda nöbet tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şayet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehit olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur."(2). Görüldüğü gibi, hadiste, şehitliğin önemi bir yana, nöbet tutmanın önemi net bir şekilde vurgulanıyor. Bu önemli işi yerine getirmek için de herhalde diri olmak, mümkün olduğunca sağlıklı olarak yaşamak gerekiyor...
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “... Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur...“(Mâide, 5/32)şeklindeki ayet de, en azından vatan için yaşamanın vatan için ölmek kadar, belki de ondan çok daha önemli olduğunu göstermektedir. Zira bir canı, dolayısıyla bütün insanlığı kurtarmak için, öncelikle sizin canlı olmanız, yani hayatta kalmanız gerekmektedir. Bu anlamda, Şeyh Edebâli’nin, Osman Gaziye yapmış olduğu “İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın” şeklindeki vasiyeti ve tavsiyesi de, herhalde Mâide Suresi’nin 32. ayetinden hareketle söylenmiş olmalıdır.
Dolayısıyla; Kur’an-ı Kerim’de geçen kimi ayetleri, Hz. Peygamber’in konuya ilişkin bazı hadislerini, bu konuda söylenmiş atasözleri ve deyimler ile Mehmet Akif ve Mithat Cemal Kuntay örneğinde olduğu gibi bazı şair ve ediplerin, vaktiyle savaş ortamında, cephede savaşan askerlere moral motivasyonu sağlamak amacıyla yazmış oldukları şiir ve edebi metinleri kullanarak ölümü kutsallaştırmanın doğru olmadığına inanıyoruz. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun bir açıklamasını konumuz açısından gayet ışık tutucu buluyorum. Şöyle diyor Diyanet İşleri Başkanı:
“... Üçüncü-beşinci asırda yazılan kitapların pasajları arasına sıkışıp kalınmaması, 21. yüzyıla uygun bir dindarlık profili çizilmesi gerekir. Üçüncü-beşinci asırda yazılan din kitaplarından işimize gelen pasajları kendi çıkarımız için kullanmamalıyız... “(3).
Diyanet İşleri Başkanı, bu görüşü, son günlerde gündemi işgal eden küçük kızlara yönelik tecavüz/taciz olayları ve Hüseyin Üzmez davası çerçevesinde yapmış olduğu konuşmada dile getirmiş. Ancak onun bu görüşü, pek ala diğer konular için de geçerlidir. Sayın Başkan’ın bu görüşünden hareketle diyebiliriz ki; İslam’ın yayılmasına ihtiyaç olduğu veya Müslüman hükümdarların cihangirlik sevdasına kapıldığı zamanlarda şehitlik ve kahramanlık üzerine söylenmiş sözlere ve belki de uydurulmuş hadislere dayanarak, ölüm bu kadar yüceltilmemelidir. Tıpkı Sayın Başbakanın, yine Müslümanların kemiyet olarak çoğalmasına ihtiyaç bulunduğu bir dönemde söylenmiş hadisleri ve diğer tavsiyeleri esas alarak “Her aile en az üç çocuk yapmalıdır” şeklindeki ısrarı devam ettirdiği gibi. Oysa bugün, hamdolsun Müslümanların sayısı bir hayli fazladır ve yeterli maddi kaynaklara da sahiptirler.
Dolayısıyla günümüzde yapılması gereken birincil görevimiz, şehitliği yücelterek Müslümanları ölüme teşvik etmek değil, onlara yaşama zevkini ve şevkini aşılamak, Müslümanların sahip olduğu maddi kaynakları, Müslümanlar arasında adil bir şekilde, yani hakça paylaştırmaktır...
Gerektiğinde ölmek mi? Elbette! Düşman namusumuza ve harimi ismetimize tasallut etmeye kalkıştığında ölümü göze alarak kavgaya tutuşmak, zaten ortak görevimizdir. Ancak tekrar etmek gerekirse asıl görevimiz; vatan için ölüp, onu düşmanın kirli çizmeleri altında bırakmak değil, vatan için yaşayıp onu vatan toprağına sokmamaktır. Bu anlamda amacımız vatan için şereflice ölmek değil, vatan için şerefli, namuslu, güçlü ve başı dik olarak yaşamak olmalıdır.
Bununla birlikte, vatanseverliğin en önemli ölçütlerinden ve belirleyici faktörlerinden birisi olan vatan uğruna dökülen kanların ve bu uğurda verilen şehitlerin sayısının bilinmesini de son derece önemli görüyoruz. Bu durum, en azından toplumun moral değerlerinin diri tutulması ve vatana bağlılık açısından son derece önemlidir. En azından insanlarda, “Vatan, uğruna ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Madem geçmişte atalarımız bu uğurda hiç çekinmeden canlarını verdi, gerekirse biz de verebilmeliyiz” düşüncesinin diri kalmasını sağlar...
Ömer Sağlam
osaglam18@yahoo.com (osaglam18@yahoo.com)
_______________
1- Remzi Oğuz Arık, “Coğrafyadan Vatana” isimli eserinde bu konuyu enine boyuna anlatıyor olmalıdır. Ona göre; Anadolu'nun ilk yerleşik sakinleri, bu topraklara tesadüfen gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla onu toprağına bağlayan şey, ilk başta midesi olmuştur. Ancak mideleriyle bağlı oldukları bu topraklar için zamanla dövüş ettikleri biliniyor. Fakat bunlar vatanın doğuşunu göstermez. Remzi Oğuz Arık’a göre vatan, kendimize maddi anlamda menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verebileceğimiz topraktır. Yazara göre insanların toprak uğruna çekinmeden can verebilmelerinin nedeni hatıralardır. Bu hatıralar olmasa insanın, toprağı vatan, edinmesi imkânsızdır. Bu hatıraların doğması, insanın o toprakta yaşaması ile mümkündür. Bu hatıraların sönmemesi, kaybolmaması, insan nesillerine taze bir güç olarak geçebilmesi, tarih ile mümkün olmaktadır. Bu bakımdan R.Oğuz Arık, tarihi, hatıralar yumağı olarak tarif ediyor. Ona göre vatanda yaşayan nesiller, bu yumağı çözerler şuurlarında işlerler. Vatan denen büyük gerçek böyle işte böyle doğar.(bkz. http://www.kho.edu.tr/kutuphane/kitap/ozetler/00134ozet.htm (http://www.kho.edu.tr/kutuphane/kitap/ozetler/00134ozet.htm)).
2- bkz. http://www.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan 5.11.2008 tarihli ve “Ali Bardakoğlu'ndan taciz açıklaması” başlıklı veya http://www.milliyet.com.tr/ (http://www.milliyet.com.tr/) internet sitesinde yayınlanan 6.11.2008 tarihli ve “Utanıp (http://javascript<b></b>:OW()) gizleneceğine konuşuyor” başlıklı haberler.
3- bkz. Müslim, İmâre 163. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 2; Nesâî, Cihâd 39; İbni Mâce, Cihâd 7.
Vatan İçin Ölmek Vatanseverlik midir!?-II
Hatırlanacağı üzere; yazımızın birinci bölümünü şu paragrafla bitirmiştik:
Bununla birlikte, vatanseverliğin en önemli ölçütlerinden ve belirleyici faktörlerinden birisi olan vatan uğruna dökülen kanların ve bu uğurda verilen şehitlerin sayısının bilinmesini de son derece önemli görüyoruz. Bu durum, en azından toplumun moral değerlerinin diri tutulması ve vatana bağlılık açısından son derece önemlidir. En azından insanlarda, "Vatan, uğruna ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Madem geçmişte atalarımız bu uğurda hiç çekinmeden canlarını verdi, gerekirse biz de verebilmeliyiz" düşüncesinin diri kalmasını sağlar...
İllere Göre Çanakkale Şehitleri
Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek amacıyla yapmış olduğumuz bu kısa açıklamadan sonra, sözü asıl konuya getirmek istiyoruz. Dökülen kanın miktarını ve şehit sayısını coğrafyanın vatana çevrilmesinin ve vatanseverliğin kriterlerinden birisi olarak ele aldığımızda, bu konuda bize ışık tutan savaşlardan birisi hiç şüphesiz Çanakkale Savaşlarıdır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, bu savaşlar konusunda yapılan çalışmaların, diğerlerine göre oldukça fazla olmasıdır. Zira bu savaşlarda katlanılan fedakârlıklar, yapılan çalışmalarla az çok rakamlara dönüşüp müşahhas hale gelmiş durumdadır. Yani bir anlamda Çanakkale Savaşları'nın milletimize olan maddi ve manevi maliyeti, az çok sayılara bürünmüş, envanteri çıkarılmış ve bilançolara dökülmüş vaziyettedir.
Bu rakamlardan birisi de, bu savaşlarda verilen şehit sayısını illere göre tespit eden rakamlardır. İnternet ortamında bu rakamlara dair çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ancak görebildiğim kadarıyla bu yayınların hemen hepsi, aynı kaynaktan alıntı yapmıştır ve son derece eksik ve yüzeysel bir çalışmaya dayanmaktadır. Toplam şehit sayısının 48.148 olarak zikredildiği bu çalışmada, rakamlar oldukça eksik olmakla birlikte verilen rakamlar yine de insana az çok bir fikir verebilmektedir. Toplam şehit sayısının 48.148 olarak verildiği bu çalışmada, en çok şehit veren ilk 20 il şöyle sıralanmaktadır:
1- Bursa : 3737
2- Balıkesir : 2779
3- Konya : 2488
4- Kastamonu : 2425
5- Denizli : 2195
6- Manisa : 2174
7- Çanakkale : 1788
8- Ankara : 1772
9- Aydın : 1746
10-İzmir : 1720
11-İstanbul : 1648
12-Sinop : 1488
13-Kütahya : 1487
14-Bolu : 1405
15-Çorum : 1333
16-İçel : 1218
17-Çankırı : 972
18-Edirne : 858
19-Bilecik : 854
20-Eskişehir : 843
...
Ancak yukarıda da dile getirdiğimiz üzere; bu sıralama doğru olsa bile verilen rakamlar eksiktir. Çünkü biz biliyoruz ki; Çanakkale'deki insan kaybımız en iyimser rakamlarla 100 bini aşmaktadır(4). Örneğin, yukarıdaki sıralamaya göre; "Çanakkale'de en çok şehit veren ilk 20 sıralamasında 17. sırada bulunan Çankırı'nın verdiği şehit 972 olarak gösterilmektedir. Ancak yapılan son resmi çalışmalarla Çanakkale'de şehit olan Çankırılıların sayısı 1.305 olarak tespit edilmiş durumdadır. Bu, yaklaşık %25'lik bir yanılma demektir. Bu durum, şüphesiz diğer bazı iller için de geçerlidir. Zira yapılan son çalışmalarda yaklaşık 60.000 (59.408) kişinin adı ve memleketi tespit edilmiş ve bunların isimleri ve memleketleri, illere göre yapılan temsili mezar taşlarına yazılmış durumdadır Çanakkale'de.
Hisarlık Tepesi'nde bulunan Çanakkale Şehitleri Abidesi'nin bulunduğu alana illere göre yapılan temsili mezarlıkta bulunan listedeki rakamları almak orada aklıma gelmemişti. Ancak bu listenin fotoğrafını çekmeyi akıl etmiştim. Işık parlamalarından ve kaymalarından dolayı bazı illere ilişkin rakamlar okunmuyor olsa da toplam 59.408 şehidin bulunduğu listede, yukarıda ismi ve şehit sayısı verilen bazı illerimizin durumu şöyledir:
1-Bursa : 4.124
2-Balıkesir : 3.634
3-Konya : 2.890
4-Kastamonu : 2.538
5-Denizli : 2.389
6-Manisa : 2.195
7-İstanbul : 1.942
8-Çanakkale : 1.885
9-İzmir : 1.877
10-Aydın : 1.661
11-Sinop : 1.538
12-Kütahya : 1.526
13-Bolu : 1.472
14-Çorum : 1.390
15-İçel : 1.358
16-Çankırı : 1.305
17- Bilecik : 936
18- Eskişehir : 931
19- Edirne : 911(5)
...
Belki akla şöyle bir soru gelebilir: Peki, Çanakkale'de Doğu ve Güneydoğu illerinden ne kadar şehit vardır? İsterseniz kısaca bu konuya da değinelim: Örneğin toplam şehit sayısını 48.148 olarak veren ilk kaynağa göre; Doğu ve Güneydoğu'da bulunan bazı illerin Çanakkale'de verdikleri şehit sayısı şöyle sıralanmaktadır:
1-Şanlıurfa : 383
2-Erzincan : 282
3-Kahramanmaraş : 213
4-Elazığ : 159
5-Malatya : 141
6-Erzurum : 109
7-Bitlis : 59
8-Diyarbakır : 49
9-Siirt : 40
10-Van : 36
11-Tunceli : 30
12-Adıyaman : 11
13-Bingöl : 8
14-Mardin : 7
15-Muş : 7
16-Kars : 1
...
Çanakkale'de Doğu ve Güneydoğu illerimize yönelik olarak bizim objektifimize yansıyan rakamlar da şöyle:
1-Şanlıurfa : 393
2-Erzincan : 306
3-Kahramanmaraş : 246
4-Elazığ : 141
5-Malatya : 177
6-Erzurum : 122
7-Bitlis : 61
8-Diyarbakır : 56
9-Siirt : 41
10-Van : 36
11-Tunceli : 34
12-Adıyaman : 14
13-Bingöl : 10
14-Muş : 8
15-Mardin : 7
16-Kars : 2
Görüldüğü gibi rakamlar az çok değişmekle birlikte, doğu ve güneydoğu illerimizin kendi aralarındaki sıralama da genelde değişmemektedir.
Bir de Dr. Hüsnü Mahalli ve Kadir Mısıroğlu gibi, "Halife'nin cihat çağrısına uyarak Çanakkale'de ve Kafkasya cephelerinde yüz binlerce Arap ölmüştür" tezini savunanlara bir cevap olması bakımından, oradaki listelerden bizim objektifimize takılan rakamları verelim. Fotoğraftan okuyabildiğim kadarıyla Çanakkale'de şehit veren bazı Arap memleketlerine ait rakamlar şöyledir:
1- Halep (Suriye) : 542
2- Musul (Irak) : 90
3- Dırzor (Suriye) : 67
4- Kudüs (Filistin) : 62
5- Şam (Suriye) : 51
6- Nablus (Filistin) : 36
7- Süleymaniye (Irak) : 35
8- Beyrut (Lübnan) : 34
9- Lazkiye (Suriye) : 31
10- Hama (Suriye) : 26
11- Trablusgarp (Libya) : 25
12- Trablusşam (Lübnan) : 18
13- Hurean (Suriye) : 10
14- Gazze (Filistin) : 9
15- Hicaz (S.Arabistan) : 8
16- Kerkük (Irak) : 6
17- Bingazi(Libya) : 5
18- Sana (Yemen) : 3
19- Basra (Irak) : 3
20- Bağdat (Irak) : 2
11- Kerbela (Irak) : 1
17- Revanduz (Irak) : 1
Görüldüğü gibi Çanakkale şehitlerine ait listelerde, Arapların yüzbinlerce şehit verdiğine ilişkin herhangi bir emare bulunmamaktadır. Esasen bir sürü kavimden müteşekkil bir imparatorluk olan Osmanlı'nın toplam 100.000 civarında şehit verdiği bir savaşta, sadece Arapların yüzbinlerce şehit vermesi olası değildir. İsmi belli olmakla birlikte memleketi belli olmayan 1265 şehidin hepsini de Arap saysak, yine de bu rakama ulaşılamaz. Dr. Hüsnü Mahalli ve Kadir Mısıroğlu'nun iddialarına cevap verirken, herhangi bir kaynağa dayanmaksızın "Çanakkale'de şehit olan ve memleketi Arap diyarları olarak kaydedilen şehitlerin çoğunun da Türk olabileceği unutulmamalıdır" şeklinde bir iddiamız olmuştu. Yukarıdaki listeler bizim bu kanaatimizi doğrular niteliktedir. Zira görüleceği gibi, Çanakkale şehitleri arasında, o dönemde ve günümüzde, Türklerin yoğunlukla yaşadığı Suriye ve Irak şehirlerinden ölenlerin sayısı daha fazladır...
"Peki, öteden beri Çanakkale'de Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Arap'ı ve Arnavut'u hep birlikte omuz omuza çarpıştık ve koyun koyuna şehit olduk diyenler, Doğu ve Güneydoğu illerimizin ve Arap diyarlarının Çanakkale'de çok az şehit vermesini nasıl açıklayacaklar?" şeklinde sorulacak bir soruya verilecek cevaplardan birisi galiba şöyle olabilir:
"Birinci Dünya Savaşı sırasında tek cephemiz Çanakkale değildi. Kafkasya, Irak ve Suriye-Filistin cepheleri de vardı. Devlet, o günkü zor şartlarda ve ulaşım imkânlarının gayet sınırlı bulunduğu bir zamanda haklı olarak cephelere en yakın bölgelerdeki insan kaynağına yönelmiştir. Çanakkale savaşlarında Bursa, Balıkesir ve Çanakkale gibi illerin daha fazla şehit vermesinin bir sebebi de budur. Kafkasya, Irak, Yemen ve Suriye-Filistin cephelerinde de herhalde Doğu ve Güneydoğu illerimiz ile Arap nüfusun yoğunlukla yaşadığı Osmanlı toprakları çok daha fazla şehit vermiş olmalılar. Ayrıca o dönemde bir de Ermeni tehciri sorunu vardı. Doğu ve Güneydoğu'da bulunan aşiretlerden teşkil olunan Aşiret Alayları, büyük ölçüde devlet adına bu tehcire nezaret etmekle görevli bulunuyorlardı..."
Bununla birlikte yine de merak ediyoruz. Doğu ve Güneydoğu'da bulunan iller arasında yer alan ve Türk kökenli vatandaşlarımızın da yoğunlukla yaşadığı Erzincan, Kahramanmaraş, Elazığ, Malatya, Erzurum ve Bitlis gibi illerimiz diğer Doğu ve Güneydoğu illerine göre çok daha fazla şehit vermişlerdir. Bunun sebebi ne olabilir diye sormadan da edemiyoruz. Üstelik bu iller, Ermeni tehcirinin en yoğun yaşandığı iller olduğu halde!?
Öte yandan Şanlıurfa'nın toplam 309 şehitle, Türk kökenli vatandaşlarımızın yoğunlukla yaşadığı iller de dâhil olmak üzere; Doğu ve Güneydoğu illeri arasında Çanakkale'de en fazla şehit veren il olmasını nasıl açıklarız? Şanlıurfa'da Arap kökenli vatandaşlarımızın çok olması sebebiyle, devletin bir tedbir olarak bu insanları Irak ve Suriye-Filistin cephesi yerine, Çanakkale cephesine göndermiş olabileceğini düşünmek doğru mudur? O zaman nüfusunun büyük çoğunluğu Arap kökenli vatandaşlarımızdan oluşan Mardin'in, Çanakkale'de sadece 7 şehit vermesini nasıl açıklarız?
Devletin o zaman izlediği askere alma politikası, cephelerin durumu ve Türkiye'de sonraki dönemde illerin yeniden taksimatlandırılmasında yaşanan değişiklikler başta olmak üzere; bu soruların makul ve mantıklı bir cevabını vermeyi daha sonraki yazılarımıza bırakmak şimdilik en doğru hareket gibi gözüküyor. Aksi takdirde bazı varsayımlar ve tahminler bizi yanlışa götürebilir...
Çanakkale Savaşları ve Çankırı
İllerin savaşlarda verdikleri şehit sayısı, bu illerin değeri açısından elbette fazla önemli değildir. Bu durum, o illerde yaşayan insanların birbirlerine üstünlüğü açısından da herhangi bir ölçü teşkil etmez. Zira bu vatanın her karış toprağı kutsal, bu milletin bütün fertleri eşittir. Ta ki; vatanın bölünmezliği, milletin birlik ve dirliği, devletin üniter yapısının korunması noktasında alınan pozisyona kadar. Eğer birileri, silahını alıp devlete başkaldırıyorsa, devletin askerine polisine hiç çekinmeden silah çekiyorsa, birileri de bunlara engel olmak için hiç çekinmeden canını vermeye devam ediyorsa, o zaman bazı gerçekleri bilmekte fayda vardır. Gerçeklerin bilinmesinde ise hiçbir sakınca yoktur ve fazla bilgi göz çıkarmaz. Ben bu durumu geçtiğimiz bayramda Çanakkale'ye yapmış olduğumuz ziyarette bir kez daha yaşadım çünkü.
Yukarıda da verdiğim gibi; isimleri ve bağlı bulundukları iller itibarıyla tespit edilen toplam 59.408 şehit içinde memleketleri Çankırı olan şehit sayısı 1.305'tir. İllerin yüzölçümü veya toplam nüfusu esas alındığında bu rakam oldukça yüksek bir rakamdır ve yüzölçümü veya toplam nüfus gibi kriterler esas alındığında Çankırı galiba ilk sıralarda yer alır. Tıpkı Sinop ve Bilecik gibi. Üstelik bu rakamlar doğru da değildir. Zira Çankırı'nın Çanakkale'de vermiş olduğu şehit sayısı çok daha fazladır! Çünkü Birinci Dünya Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada cepheye yapılan asker sevklerinde de karışıklıklar yaşanmıştır. Ya da bu konuda farklı bir düzenlemeye gidilmiştir. Örneğin benim dedem, Filistin cephesinde şehit düşmüştür ve askere sevk işlemleri, bugün Kastamonu'ya bağlı bir ilçe olan Tosya askerlik şubesince yapılmıştır. Ayrıca sadece bizim köyden Çanakkale'de en az 5'in üzerinde şehit vardır. Bunlardan ikisi İsmail Oğlu Ahmet ve İsmail Oğlu Mecit isimli iki kardeştir. Muhtemelen bu kişiler de Tosya askerlik şubesince sevk edildiler.
Tespitler, eğer sevk işlemini yapan askerlik şubeleri esas alınarak yapıldıysa, demek oluyor ki; bizim Çankırılı şehitlerin en azından bir kısmı (özellikle kuzey bölgelerine mensup kişiler) Çankırılı olarak değil, Kastamonulu olarak işlem gördüler. Bu durumda Kastamonu'nun 2.538 olan şehit sayısını azaltmak, Çankırı'nın 1.305 olan şehit sayısını ise yükseltmek gerekecektir. Şüphesiz bu durum, birbirine komşu diğer iller için de geçerlidir.
"...1869 yılında yayınlanan vilayet salnamesine göre Kastamonu dört Sancaktan oluşmaktadır. Tosya bu salnameye göre Çankırı sancağından ayrılarak Kastamonu sancağına bağlanmıştır. Bu tarihte Kastamonu, Merkez, Sinop, Çankırı ve Bolu olmak üzere dört sancaktan müteşekkil idi. 1907 yılında Bolu, 1918 yılında da Çankırı ve Sinop Kastamonu'dan ayrılarak müstakil birer vilayet olmuşlardır. Tosya Cumhuriyet döneminde de Kastamonu'nun bir kazası olarak idari yapıda yer almıştır."(6) şeklinde verilen tarihi bilgiler, bizim bu konudaki kanaatlerimizin oluşmasında ana etkenlerden birisidir.
Bu demektir ki; Tosya, 1869 yılında Çankırı sancağından ayrılarak Kastamonu sancağına bağlanmakla birlikte, özellikle, bizim Yapraklı ve köyleri de dâhil olmak üzere; Çankırı'nın kuzey taraflarındaki askere alma işlemleri 1918 yılına kadar Tosya askerlik şubesi tarafından yapılmaya devam etmiştir.
Çanakkale'de Hisarlık Tepe'de bulunan Şehitler Abidesi'nin olduğu meydanda, isimleri ve memleketleri tespit edilen toplam 59.408 şehidin isimlerini taşıyan bir temsili mezarlık bulunduğunu, bunlardan 1.305'inin Çankırılı olduğunu söylemiştim. Çankırılılar için 24 adet temsili mezar yapılmış. Her mezar taşında önlü-arkalı olarak toplam 36 şehidin adı yazıyor. Bu, en azından sayma imkânı bulduğum ilk birkaç mezar taşı için böyle. Bu hesaba göre (24X36) Çankırılı şehit sayısı 864 ediyor. Ancak orada 59.408 şehidin illere göre dağılımı gösteren bir tabela daha var. O tabelada Çankırılı şehit sayısı 1.305 olarak verilmiş. Bu demektir ki; bazı taşlarda 36'dan daha çok isim var veya Çankırı için ayrılan mezar taşları, Çankırılı şehitler için yetersiz kaldı. Ya da isimlerin hepsini yazmaya gerek duyulmadı...
Ömer Sağlam
osaglam18@yahoo.com (osaglam18@yahoo.com)
_______________
4-Ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Sağlam, "Çanakkale Savaşları ve Arap İhaneti" başlıklı ve 14.10.2008 tarihli makalemi. http://www.haberakademi.net/default.asp?inc=makaleoku&hid=8140 (http://www.haberakademi.net/default.asp?inc=makaleoku&hid=8140)
5-Dediğimiz gibi bu rakamları çekmiş olduğum fotoğraftan tespit etmeye çalıştım. Bu sebeple bazı rakamları okumakta zorlandım. Işık parlaması sonucu örneğin Ankara'yı okuyamadım. Ancak dikkat edileceği gibi rakamlar değişse de illerin sıralaması fazla değişmemekte üç aşağı beş yukarı aynı kalmaktadır.
6- Selahattin Sürel, H.1211-1217(M.1796-1802) Tarihli Şer'iyye Siciline Göre Tosya'nın Sosyo-Ekonomik ve İdari Yapısı (Yüksek Lisans Tezi), http://www.tosya.gen.tr/content/view/2590/106/1/2/ (http://www.tosya.gen.tr/content/view/2590/106/1/2/)
-BİTTİ-
Kaynak:
Osman Baha Aktolga
osman.baha@gmail.com (osman.baha@gmail.com)
Vatan İçin Ölmek Vatanseverlik midir!?-1
Coğrafya Nasıl Vatan Yapılır?
Vatan için ölmek, elbette vatanseverliktir. Peki, vatan için yaşamak? Şüphesiz o, çok daha büyük vatanseverliktir. Çünkü vatan için yaşamak, vatan için ölmekten daha zordur ve çok daha büyük çaba gerektirir. Tabi vatan için yaşamanın ne olduğunu idrak edebilirsek.
Vatan nedir? Sorusuna verilecek cevaplardan birisi de herhalde, üzerinde milletleşme sürecini tamamlamış belirli bir halkın yaşadığı ve hükümran olduğu, sınırları belli coğrafya (kara, deniz ve gökyüzü) parçasıdır şeklinde verilecek cevaptır. Dikkat edileceği üzere; bu tanımda ölmekten değil, yaşamaktan bahsedilmektedir. Çünkü ölülerin vatanı yoktur ve dünyada en kolay işgal ve tahribe maruz kalan yerler kabristanlardır. Eğer ölülerin de vatanı olsaydı, bugün tekmil Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu Türk vatanı sayılmak gerekirdi. Ancak bugün Türk Vatanı deyince sadece Anadolu ve Trakya’nın bir bölümü anlaşılmaktadır. Yani her ne kadar bazı ayrılıkçı gruplar var olsa da, kendisini Türk Milleti’nden sayanlarla kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eşit vatandaşları sayanların kahir ekseriyette olduğu insanların yaşamakta olduğu coğrafya demek istiyorum.
Peki, vatan için ölmenin, coğrafyanın vatana dönüşmesi için hiç mi önemi yoktur? Hiç olmaz mı? Vatan için yaşamak, en başta vatan için ölmeyi ve ölümü göze almayı gerektirir. Ancak bana göre; maharet yine de vatan için ölmekte değil, vatan için yaşamaktadır. Coğrafyayı vatan yapmanın ana şartı hayatta ve ayakta kalabilmektir. Güçlü, kudretli, sağlıklı, birlik ve dirlik içinde ayakta kalabilmekten bahsediyorum. Bu bakımdan ben, coğrafyayı vatan yapmanın sırrını, mezarlıklarda ve kabristanlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, okullarda, mabetlerde, tarlalarda, fabrikalarda, denizlerde ve gökyüzünde aramışımıdır hep. Şehitlikler mi? Onlar, bu saydıklarımdan oluşan kalınca bir kitabın kapak resmidir büyük oranda(1). Kapak resimleri ise, kitabın içinde bulunan bilgilerin özeti gibidir çoğu kere...
Peki, “Vatan için ölmek mi çok daha hayırlıdır, yoksa vatan için yaşamak mı?” sorusuna verilecek cevap noktasında, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bulunan “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.”(Bakara 2/154) şeklindeki ayeti nasıl yorumlamak gerekecektir? Gayet basit. Görüldüğü gibi ayette “vatan uğrunda öldürülenler” denilmiyor, vatan uğrunda ölmeyi de içine alacak biçimde “Allah yolunda öldürülenler” den bahsediliyor. Zira vatan savunması da dâhil olmak üzere; Allah’ın biz Müslümanlara birçok konuda emri vardır ve bu emirleri yerine getirmek için çaba sarf ederken öldürülenlerin hepsi şehittir ve ölü sayılmazlar. Bu anlamda örneğin namusu ve şerefi ile ailesinin nafakasını kazanmaya çalışırken, zayıfa ve güçsüze yardım etmeye çalışırken, din kardeşlerinin arasını bulmaya çalışırken, insanlığa faydalı buluşlar yapmak amacıyla araştırmalar yaparken, ilim öğrenirken, namaz kılıp oruç tutarken öldürülenler de şehittir. Ancak elbette vatan savunması için canını feda edenlerin derecesi yine de diğerlerinden farklıdır. Çünkü yaşama hakkı en kutsal haktır ve şehitler, işte bu en kutsal haklarından vazgeçen diri insanlardır...
Şair Mithat Cemal Kuntay, her ne kadar “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dese de biz, vatanseverliğin tek göstergesinin vatan uğruna dökülen kanların miktarı olmadığına inananlardanız. Yani bize göre vatanseverlikte tek belirleyici ölçü dökülen kan, yani şehit sayısı değildir. Vatanı mamur ve bayındır hale getirmek, onu çok daha yaşanabilir kılmak ve insanlığa faydalı hizmetlerde bulunmak için dökülen ter ve verilen emekler de en az bu uğurda dökülen kanlar kadar kutsaldır. Bu konuda bize ışık tutanlardan birisi de İslam Peygamberi Hz. Muhammet’tir. Bir hadisinde şöyle buyuruyor Hz. Peygamber: “Kıyamet günü şehitlerin kanı ile âlimlerin mürekkebi tartılacak ve âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından daha ağır gelecektir...”. Düşünsenize bir; yüz binlerce insandan mürekkep orduların yapamadığını bazen bir âlimin küçük bir buluşu, ya da bir politikacının küçük bir önerisi hallediveriyor. Hem de kansız ve kavgasız olarak. Ne diyordu Yunus Emre;
“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola avulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz”
Bu noktada “Yurtta sulh cihanda sulh” diyen büyük Atatürk’ü görmezden gelebilir miyiz? Ya da Birleşmiş Milletler Örgütü kurulması fikrini ilk ortaya atan insanı. Ya da ne bileyim ben Dünya Kızılay ve Kızılhaç örgütleri ile Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün kurulması fikrini ilk ortaya atan insanları. Bu örgütlerin, kötü emeller için kullanılma ihtimalleri elbette vardır. BM’deki veto hakkının bazen kötüye kullanılması gibi. Ancak en azından isimleri söylenince akla ilk gelen amaçları son derece insanidir bu örgütlerin.
Hz. Peygamber’in, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce gibi muteber hadis kaynaklarında da yer alan ve muhtelif versiyonları bulunan bir hadisi vardır. Hadis kısaca vatan hudutlarında nöbet tutmanın faziletinden bahsetmektedir. Söz konusu hadisin bir versiyonu şöyledir:
"Bir gün ve bir gece sınırda nöbet tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şayet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehit olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur."(2). Görüldüğü gibi, hadiste, şehitliğin önemi bir yana, nöbet tutmanın önemi net bir şekilde vurgulanıyor. Bu önemli işi yerine getirmek için de herhalde diri olmak, mümkün olduğunca sağlıklı olarak yaşamak gerekiyor...
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “... Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur...“(Mâide, 5/32)şeklindeki ayet de, en azından vatan için yaşamanın vatan için ölmek kadar, belki de ondan çok daha önemli olduğunu göstermektedir. Zira bir canı, dolayısıyla bütün insanlığı kurtarmak için, öncelikle sizin canlı olmanız, yani hayatta kalmanız gerekmektedir. Bu anlamda, Şeyh Edebâli’nin, Osman Gaziye yapmış olduğu “İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın” şeklindeki vasiyeti ve tavsiyesi de, herhalde Mâide Suresi’nin 32. ayetinden hareketle söylenmiş olmalıdır.
Dolayısıyla; Kur’an-ı Kerim’de geçen kimi ayetleri, Hz. Peygamber’in konuya ilişkin bazı hadislerini, bu konuda söylenmiş atasözleri ve deyimler ile Mehmet Akif ve Mithat Cemal Kuntay örneğinde olduğu gibi bazı şair ve ediplerin, vaktiyle savaş ortamında, cephede savaşan askerlere moral motivasyonu sağlamak amacıyla yazmış oldukları şiir ve edebi metinleri kullanarak ölümü kutsallaştırmanın doğru olmadığına inanıyoruz. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun bir açıklamasını konumuz açısından gayet ışık tutucu buluyorum. Şöyle diyor Diyanet İşleri Başkanı:
“... Üçüncü-beşinci asırda yazılan kitapların pasajları arasına sıkışıp kalınmaması, 21. yüzyıla uygun bir dindarlık profili çizilmesi gerekir. Üçüncü-beşinci asırda yazılan din kitaplarından işimize gelen pasajları kendi çıkarımız için kullanmamalıyız... “(3).
Diyanet İşleri Başkanı, bu görüşü, son günlerde gündemi işgal eden küçük kızlara yönelik tecavüz/taciz olayları ve Hüseyin Üzmez davası çerçevesinde yapmış olduğu konuşmada dile getirmiş. Ancak onun bu görüşü, pek ala diğer konular için de geçerlidir. Sayın Başkan’ın bu görüşünden hareketle diyebiliriz ki; İslam’ın yayılmasına ihtiyaç olduğu veya Müslüman hükümdarların cihangirlik sevdasına kapıldığı zamanlarda şehitlik ve kahramanlık üzerine söylenmiş sözlere ve belki de uydurulmuş hadislere dayanarak, ölüm bu kadar yüceltilmemelidir. Tıpkı Sayın Başbakanın, yine Müslümanların kemiyet olarak çoğalmasına ihtiyaç bulunduğu bir dönemde söylenmiş hadisleri ve diğer tavsiyeleri esas alarak “Her aile en az üç çocuk yapmalıdır” şeklindeki ısrarı devam ettirdiği gibi. Oysa bugün, hamdolsun Müslümanların sayısı bir hayli fazladır ve yeterli maddi kaynaklara da sahiptirler.
Dolayısıyla günümüzde yapılması gereken birincil görevimiz, şehitliği yücelterek Müslümanları ölüme teşvik etmek değil, onlara yaşama zevkini ve şevkini aşılamak, Müslümanların sahip olduğu maddi kaynakları, Müslümanlar arasında adil bir şekilde, yani hakça paylaştırmaktır...
Gerektiğinde ölmek mi? Elbette! Düşman namusumuza ve harimi ismetimize tasallut etmeye kalkıştığında ölümü göze alarak kavgaya tutuşmak, zaten ortak görevimizdir. Ancak tekrar etmek gerekirse asıl görevimiz; vatan için ölüp, onu düşmanın kirli çizmeleri altında bırakmak değil, vatan için yaşayıp onu vatan toprağına sokmamaktır. Bu anlamda amacımız vatan için şereflice ölmek değil, vatan için şerefli, namuslu, güçlü ve başı dik olarak yaşamak olmalıdır.
Bununla birlikte, vatanseverliğin en önemli ölçütlerinden ve belirleyici faktörlerinden birisi olan vatan uğruna dökülen kanların ve bu uğurda verilen şehitlerin sayısının bilinmesini de son derece önemli görüyoruz. Bu durum, en azından toplumun moral değerlerinin diri tutulması ve vatana bağlılık açısından son derece önemlidir. En azından insanlarda, “Vatan, uğruna ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Madem geçmişte atalarımız bu uğurda hiç çekinmeden canlarını verdi, gerekirse biz de verebilmeliyiz” düşüncesinin diri kalmasını sağlar...
Ömer Sağlam
osaglam18@yahoo.com (osaglam18@yahoo.com)
_______________
1- Remzi Oğuz Arık, “Coğrafyadan Vatana” isimli eserinde bu konuyu enine boyuna anlatıyor olmalıdır. Ona göre; Anadolu'nun ilk yerleşik sakinleri, bu topraklara tesadüfen gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla onu toprağına bağlayan şey, ilk başta midesi olmuştur. Ancak mideleriyle bağlı oldukları bu topraklar için zamanla dövüş ettikleri biliniyor. Fakat bunlar vatanın doğuşunu göstermez. Remzi Oğuz Arık’a göre vatan, kendimize maddi anlamda menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verebileceğimiz topraktır. Yazara göre insanların toprak uğruna çekinmeden can verebilmelerinin nedeni hatıralardır. Bu hatıralar olmasa insanın, toprağı vatan, edinmesi imkânsızdır. Bu hatıraların doğması, insanın o toprakta yaşaması ile mümkündür. Bu hatıraların sönmemesi, kaybolmaması, insan nesillerine taze bir güç olarak geçebilmesi, tarih ile mümkün olmaktadır. Bu bakımdan R.Oğuz Arık, tarihi, hatıralar yumağı olarak tarif ediyor. Ona göre vatanda yaşayan nesiller, bu yumağı çözerler şuurlarında işlerler. Vatan denen büyük gerçek böyle işte böyle doğar.(bkz. http://www.kho.edu.tr/kutuphane/kitap/ozetler/00134ozet.htm (http://www.kho.edu.tr/kutuphane/kitap/ozetler/00134ozet.htm)).
2- bkz. http://www.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan 5.11.2008 tarihli ve “Ali Bardakoğlu'ndan taciz açıklaması” başlıklı veya http://www.milliyet.com.tr/ (http://www.milliyet.com.tr/) internet sitesinde yayınlanan 6.11.2008 tarihli ve “Utanıp (http://javascript<b></b>:OW()) gizleneceğine konuşuyor” başlıklı haberler.
3- bkz. Müslim, İmâre 163. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 2; Nesâî, Cihâd 39; İbni Mâce, Cihâd 7.
Vatan İçin Ölmek Vatanseverlik midir!?-II
Hatırlanacağı üzere; yazımızın birinci bölümünü şu paragrafla bitirmiştik:
Bununla birlikte, vatanseverliğin en önemli ölçütlerinden ve belirleyici faktörlerinden birisi olan vatan uğruna dökülen kanların ve bu uğurda verilen şehitlerin sayısının bilinmesini de son derece önemli görüyoruz. Bu durum, en azından toplumun moral değerlerinin diri tutulması ve vatana bağlılık açısından son derece önemlidir. En azından insanlarda, "Vatan, uğruna ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Madem geçmişte atalarımız bu uğurda hiç çekinmeden canlarını verdi, gerekirse biz de verebilmeliyiz" düşüncesinin diri kalmasını sağlar...
İllere Göre Çanakkale Şehitleri
Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek amacıyla yapmış olduğumuz bu kısa açıklamadan sonra, sözü asıl konuya getirmek istiyoruz. Dökülen kanın miktarını ve şehit sayısını coğrafyanın vatana çevrilmesinin ve vatanseverliğin kriterlerinden birisi olarak ele aldığımızda, bu konuda bize ışık tutan savaşlardan birisi hiç şüphesiz Çanakkale Savaşlarıdır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, bu savaşlar konusunda yapılan çalışmaların, diğerlerine göre oldukça fazla olmasıdır. Zira bu savaşlarda katlanılan fedakârlıklar, yapılan çalışmalarla az çok rakamlara dönüşüp müşahhas hale gelmiş durumdadır. Yani bir anlamda Çanakkale Savaşları'nın milletimize olan maddi ve manevi maliyeti, az çok sayılara bürünmüş, envanteri çıkarılmış ve bilançolara dökülmüş vaziyettedir.
Bu rakamlardan birisi de, bu savaşlarda verilen şehit sayısını illere göre tespit eden rakamlardır. İnternet ortamında bu rakamlara dair çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ancak görebildiğim kadarıyla bu yayınların hemen hepsi, aynı kaynaktan alıntı yapmıştır ve son derece eksik ve yüzeysel bir çalışmaya dayanmaktadır. Toplam şehit sayısının 48.148 olarak zikredildiği bu çalışmada, rakamlar oldukça eksik olmakla birlikte verilen rakamlar yine de insana az çok bir fikir verebilmektedir. Toplam şehit sayısının 48.148 olarak verildiği bu çalışmada, en çok şehit veren ilk 20 il şöyle sıralanmaktadır:
1- Bursa : 3737
2- Balıkesir : 2779
3- Konya : 2488
4- Kastamonu : 2425
5- Denizli : 2195
6- Manisa : 2174
7- Çanakkale : 1788
8- Ankara : 1772
9- Aydın : 1746
10-İzmir : 1720
11-İstanbul : 1648
12-Sinop : 1488
13-Kütahya : 1487
14-Bolu : 1405
15-Çorum : 1333
16-İçel : 1218
17-Çankırı : 972
18-Edirne : 858
19-Bilecik : 854
20-Eskişehir : 843
...
Ancak yukarıda da dile getirdiğimiz üzere; bu sıralama doğru olsa bile verilen rakamlar eksiktir. Çünkü biz biliyoruz ki; Çanakkale'deki insan kaybımız en iyimser rakamlarla 100 bini aşmaktadır(4). Örneğin, yukarıdaki sıralamaya göre; "Çanakkale'de en çok şehit veren ilk 20 sıralamasında 17. sırada bulunan Çankırı'nın verdiği şehit 972 olarak gösterilmektedir. Ancak yapılan son resmi çalışmalarla Çanakkale'de şehit olan Çankırılıların sayısı 1.305 olarak tespit edilmiş durumdadır. Bu, yaklaşık %25'lik bir yanılma demektir. Bu durum, şüphesiz diğer bazı iller için de geçerlidir. Zira yapılan son çalışmalarda yaklaşık 60.000 (59.408) kişinin adı ve memleketi tespit edilmiş ve bunların isimleri ve memleketleri, illere göre yapılan temsili mezar taşlarına yazılmış durumdadır Çanakkale'de.
Hisarlık Tepesi'nde bulunan Çanakkale Şehitleri Abidesi'nin bulunduğu alana illere göre yapılan temsili mezarlıkta bulunan listedeki rakamları almak orada aklıma gelmemişti. Ancak bu listenin fotoğrafını çekmeyi akıl etmiştim. Işık parlamalarından ve kaymalarından dolayı bazı illere ilişkin rakamlar okunmuyor olsa da toplam 59.408 şehidin bulunduğu listede, yukarıda ismi ve şehit sayısı verilen bazı illerimizin durumu şöyledir:
1-Bursa : 4.124
2-Balıkesir : 3.634
3-Konya : 2.890
4-Kastamonu : 2.538
5-Denizli : 2.389
6-Manisa : 2.195
7-İstanbul : 1.942
8-Çanakkale : 1.885
9-İzmir : 1.877
10-Aydın : 1.661
11-Sinop : 1.538
12-Kütahya : 1.526
13-Bolu : 1.472
14-Çorum : 1.390
15-İçel : 1.358
16-Çankırı : 1.305
17- Bilecik : 936
18- Eskişehir : 931
19- Edirne : 911(5)
...
Belki akla şöyle bir soru gelebilir: Peki, Çanakkale'de Doğu ve Güneydoğu illerinden ne kadar şehit vardır? İsterseniz kısaca bu konuya da değinelim: Örneğin toplam şehit sayısını 48.148 olarak veren ilk kaynağa göre; Doğu ve Güneydoğu'da bulunan bazı illerin Çanakkale'de verdikleri şehit sayısı şöyle sıralanmaktadır:
1-Şanlıurfa : 383
2-Erzincan : 282
3-Kahramanmaraş : 213
4-Elazığ : 159
5-Malatya : 141
6-Erzurum : 109
7-Bitlis : 59
8-Diyarbakır : 49
9-Siirt : 40
10-Van : 36
11-Tunceli : 30
12-Adıyaman : 11
13-Bingöl : 8
14-Mardin : 7
15-Muş : 7
16-Kars : 1
...
Çanakkale'de Doğu ve Güneydoğu illerimize yönelik olarak bizim objektifimize yansıyan rakamlar da şöyle:
1-Şanlıurfa : 393
2-Erzincan : 306
3-Kahramanmaraş : 246
4-Elazığ : 141
5-Malatya : 177
6-Erzurum : 122
7-Bitlis : 61
8-Diyarbakır : 56
9-Siirt : 41
10-Van : 36
11-Tunceli : 34
12-Adıyaman : 14
13-Bingöl : 10
14-Muş : 8
15-Mardin : 7
16-Kars : 2
Görüldüğü gibi rakamlar az çok değişmekle birlikte, doğu ve güneydoğu illerimizin kendi aralarındaki sıralama da genelde değişmemektedir.
Bir de Dr. Hüsnü Mahalli ve Kadir Mısıroğlu gibi, "Halife'nin cihat çağrısına uyarak Çanakkale'de ve Kafkasya cephelerinde yüz binlerce Arap ölmüştür" tezini savunanlara bir cevap olması bakımından, oradaki listelerden bizim objektifimize takılan rakamları verelim. Fotoğraftan okuyabildiğim kadarıyla Çanakkale'de şehit veren bazı Arap memleketlerine ait rakamlar şöyledir:
1- Halep (Suriye) : 542
2- Musul (Irak) : 90
3- Dırzor (Suriye) : 67
4- Kudüs (Filistin) : 62
5- Şam (Suriye) : 51
6- Nablus (Filistin) : 36
7- Süleymaniye (Irak) : 35
8- Beyrut (Lübnan) : 34
9- Lazkiye (Suriye) : 31
10- Hama (Suriye) : 26
11- Trablusgarp (Libya) : 25
12- Trablusşam (Lübnan) : 18
13- Hurean (Suriye) : 10
14- Gazze (Filistin) : 9
15- Hicaz (S.Arabistan) : 8
16- Kerkük (Irak) : 6
17- Bingazi(Libya) : 5
18- Sana (Yemen) : 3
19- Basra (Irak) : 3
20- Bağdat (Irak) : 2
11- Kerbela (Irak) : 1
17- Revanduz (Irak) : 1
Görüldüğü gibi Çanakkale şehitlerine ait listelerde, Arapların yüzbinlerce şehit verdiğine ilişkin herhangi bir emare bulunmamaktadır. Esasen bir sürü kavimden müteşekkil bir imparatorluk olan Osmanlı'nın toplam 100.000 civarında şehit verdiği bir savaşta, sadece Arapların yüzbinlerce şehit vermesi olası değildir. İsmi belli olmakla birlikte memleketi belli olmayan 1265 şehidin hepsini de Arap saysak, yine de bu rakama ulaşılamaz. Dr. Hüsnü Mahalli ve Kadir Mısıroğlu'nun iddialarına cevap verirken, herhangi bir kaynağa dayanmaksızın "Çanakkale'de şehit olan ve memleketi Arap diyarları olarak kaydedilen şehitlerin çoğunun da Türk olabileceği unutulmamalıdır" şeklinde bir iddiamız olmuştu. Yukarıdaki listeler bizim bu kanaatimizi doğrular niteliktedir. Zira görüleceği gibi, Çanakkale şehitleri arasında, o dönemde ve günümüzde, Türklerin yoğunlukla yaşadığı Suriye ve Irak şehirlerinden ölenlerin sayısı daha fazladır...
"Peki, öteden beri Çanakkale'de Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Arap'ı ve Arnavut'u hep birlikte omuz omuza çarpıştık ve koyun koyuna şehit olduk diyenler, Doğu ve Güneydoğu illerimizin ve Arap diyarlarının Çanakkale'de çok az şehit vermesini nasıl açıklayacaklar?" şeklinde sorulacak bir soruya verilecek cevaplardan birisi galiba şöyle olabilir:
"Birinci Dünya Savaşı sırasında tek cephemiz Çanakkale değildi. Kafkasya, Irak ve Suriye-Filistin cepheleri de vardı. Devlet, o günkü zor şartlarda ve ulaşım imkânlarının gayet sınırlı bulunduğu bir zamanda haklı olarak cephelere en yakın bölgelerdeki insan kaynağına yönelmiştir. Çanakkale savaşlarında Bursa, Balıkesir ve Çanakkale gibi illerin daha fazla şehit vermesinin bir sebebi de budur. Kafkasya, Irak, Yemen ve Suriye-Filistin cephelerinde de herhalde Doğu ve Güneydoğu illerimiz ile Arap nüfusun yoğunlukla yaşadığı Osmanlı toprakları çok daha fazla şehit vermiş olmalılar. Ayrıca o dönemde bir de Ermeni tehciri sorunu vardı. Doğu ve Güneydoğu'da bulunan aşiretlerden teşkil olunan Aşiret Alayları, büyük ölçüde devlet adına bu tehcire nezaret etmekle görevli bulunuyorlardı..."
Bununla birlikte yine de merak ediyoruz. Doğu ve Güneydoğu'da bulunan iller arasında yer alan ve Türk kökenli vatandaşlarımızın da yoğunlukla yaşadığı Erzincan, Kahramanmaraş, Elazığ, Malatya, Erzurum ve Bitlis gibi illerimiz diğer Doğu ve Güneydoğu illerine göre çok daha fazla şehit vermişlerdir. Bunun sebebi ne olabilir diye sormadan da edemiyoruz. Üstelik bu iller, Ermeni tehcirinin en yoğun yaşandığı iller olduğu halde!?
Öte yandan Şanlıurfa'nın toplam 309 şehitle, Türk kökenli vatandaşlarımızın yoğunlukla yaşadığı iller de dâhil olmak üzere; Doğu ve Güneydoğu illeri arasında Çanakkale'de en fazla şehit veren il olmasını nasıl açıklarız? Şanlıurfa'da Arap kökenli vatandaşlarımızın çok olması sebebiyle, devletin bir tedbir olarak bu insanları Irak ve Suriye-Filistin cephesi yerine, Çanakkale cephesine göndermiş olabileceğini düşünmek doğru mudur? O zaman nüfusunun büyük çoğunluğu Arap kökenli vatandaşlarımızdan oluşan Mardin'in, Çanakkale'de sadece 7 şehit vermesini nasıl açıklarız?
Devletin o zaman izlediği askere alma politikası, cephelerin durumu ve Türkiye'de sonraki dönemde illerin yeniden taksimatlandırılmasında yaşanan değişiklikler başta olmak üzere; bu soruların makul ve mantıklı bir cevabını vermeyi daha sonraki yazılarımıza bırakmak şimdilik en doğru hareket gibi gözüküyor. Aksi takdirde bazı varsayımlar ve tahminler bizi yanlışa götürebilir...
Çanakkale Savaşları ve Çankırı
İllerin savaşlarda verdikleri şehit sayısı, bu illerin değeri açısından elbette fazla önemli değildir. Bu durum, o illerde yaşayan insanların birbirlerine üstünlüğü açısından da herhangi bir ölçü teşkil etmez. Zira bu vatanın her karış toprağı kutsal, bu milletin bütün fertleri eşittir. Ta ki; vatanın bölünmezliği, milletin birlik ve dirliği, devletin üniter yapısının korunması noktasında alınan pozisyona kadar. Eğer birileri, silahını alıp devlete başkaldırıyorsa, devletin askerine polisine hiç çekinmeden silah çekiyorsa, birileri de bunlara engel olmak için hiç çekinmeden canını vermeye devam ediyorsa, o zaman bazı gerçekleri bilmekte fayda vardır. Gerçeklerin bilinmesinde ise hiçbir sakınca yoktur ve fazla bilgi göz çıkarmaz. Ben bu durumu geçtiğimiz bayramda Çanakkale'ye yapmış olduğumuz ziyarette bir kez daha yaşadım çünkü.
Yukarıda da verdiğim gibi; isimleri ve bağlı bulundukları iller itibarıyla tespit edilen toplam 59.408 şehit içinde memleketleri Çankırı olan şehit sayısı 1.305'tir. İllerin yüzölçümü veya toplam nüfusu esas alındığında bu rakam oldukça yüksek bir rakamdır ve yüzölçümü veya toplam nüfus gibi kriterler esas alındığında Çankırı galiba ilk sıralarda yer alır. Tıpkı Sinop ve Bilecik gibi. Üstelik bu rakamlar doğru da değildir. Zira Çankırı'nın Çanakkale'de vermiş olduğu şehit sayısı çok daha fazladır! Çünkü Birinci Dünya Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada cepheye yapılan asker sevklerinde de karışıklıklar yaşanmıştır. Ya da bu konuda farklı bir düzenlemeye gidilmiştir. Örneğin benim dedem, Filistin cephesinde şehit düşmüştür ve askere sevk işlemleri, bugün Kastamonu'ya bağlı bir ilçe olan Tosya askerlik şubesince yapılmıştır. Ayrıca sadece bizim köyden Çanakkale'de en az 5'in üzerinde şehit vardır. Bunlardan ikisi İsmail Oğlu Ahmet ve İsmail Oğlu Mecit isimli iki kardeştir. Muhtemelen bu kişiler de Tosya askerlik şubesince sevk edildiler.
Tespitler, eğer sevk işlemini yapan askerlik şubeleri esas alınarak yapıldıysa, demek oluyor ki; bizim Çankırılı şehitlerin en azından bir kısmı (özellikle kuzey bölgelerine mensup kişiler) Çankırılı olarak değil, Kastamonulu olarak işlem gördüler. Bu durumda Kastamonu'nun 2.538 olan şehit sayısını azaltmak, Çankırı'nın 1.305 olan şehit sayısını ise yükseltmek gerekecektir. Şüphesiz bu durum, birbirine komşu diğer iller için de geçerlidir.
"...1869 yılında yayınlanan vilayet salnamesine göre Kastamonu dört Sancaktan oluşmaktadır. Tosya bu salnameye göre Çankırı sancağından ayrılarak Kastamonu sancağına bağlanmıştır. Bu tarihte Kastamonu, Merkez, Sinop, Çankırı ve Bolu olmak üzere dört sancaktan müteşekkil idi. 1907 yılında Bolu, 1918 yılında da Çankırı ve Sinop Kastamonu'dan ayrılarak müstakil birer vilayet olmuşlardır. Tosya Cumhuriyet döneminde de Kastamonu'nun bir kazası olarak idari yapıda yer almıştır."(6) şeklinde verilen tarihi bilgiler, bizim bu konudaki kanaatlerimizin oluşmasında ana etkenlerden birisidir.
Bu demektir ki; Tosya, 1869 yılında Çankırı sancağından ayrılarak Kastamonu sancağına bağlanmakla birlikte, özellikle, bizim Yapraklı ve köyleri de dâhil olmak üzere; Çankırı'nın kuzey taraflarındaki askere alma işlemleri 1918 yılına kadar Tosya askerlik şubesi tarafından yapılmaya devam etmiştir.
Çanakkale'de Hisarlık Tepe'de bulunan Şehitler Abidesi'nin olduğu meydanda, isimleri ve memleketleri tespit edilen toplam 59.408 şehidin isimlerini taşıyan bir temsili mezarlık bulunduğunu, bunlardan 1.305'inin Çankırılı olduğunu söylemiştim. Çankırılılar için 24 adet temsili mezar yapılmış. Her mezar taşında önlü-arkalı olarak toplam 36 şehidin adı yazıyor. Bu, en azından sayma imkânı bulduğum ilk birkaç mezar taşı için böyle. Bu hesaba göre (24X36) Çankırılı şehit sayısı 864 ediyor. Ancak orada 59.408 şehidin illere göre dağılımı gösteren bir tabela daha var. O tabelada Çankırılı şehit sayısı 1.305 olarak verilmiş. Bu demektir ki; bazı taşlarda 36'dan daha çok isim var veya Çankırı için ayrılan mezar taşları, Çankırılı şehitler için yetersiz kaldı. Ya da isimlerin hepsini yazmaya gerek duyulmadı...
Ömer Sağlam
osaglam18@yahoo.com (osaglam18@yahoo.com)
_______________
4-Ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Sağlam, "Çanakkale Savaşları ve Arap İhaneti" başlıklı ve 14.10.2008 tarihli makalemi. http://www.haberakademi.net/default.asp?inc=makaleoku&hid=8140 (http://www.haberakademi.net/default.asp?inc=makaleoku&hid=8140)
5-Dediğimiz gibi bu rakamları çekmiş olduğum fotoğraftan tespit etmeye çalıştım. Bu sebeple bazı rakamları okumakta zorlandım. Işık parlaması sonucu örneğin Ankara'yı okuyamadım. Ancak dikkat edileceği gibi rakamlar değişse de illerin sıralaması fazla değişmemekte üç aşağı beş yukarı aynı kalmaktadır.
6- Selahattin Sürel, H.1211-1217(M.1796-1802) Tarihli Şer'iyye Siciline Göre Tosya'nın Sosyo-Ekonomik ve İdari Yapısı (Yüksek Lisans Tezi), http://www.tosya.gen.tr/content/view/2590/106/1/2/ (http://www.tosya.gen.tr/content/view/2590/106/1/2/)
-BİTTİ-
Kaynak:
Osman Baha Aktolga
osman.baha@gmail.com (osman.baha@gmail.com)