^^tefekkur^^
31-10-2008, 09:20
İnsan ile hayvan arasındaki farklar, insanı insan eden değerler nelerdir?
Risale-i Nur’un mizanlarında bu mühim mesele pek çok yerde geçmekle beraber hülasa nevinden ehemmiyetli gördüğümüz bahislere göz atalım.
Evvela insanı hayvandan ayıran hususiyetler nelerdir?
Mesnevi-i Nuriye’de şu ibare vardır.
“İ’lem eyyühel-Aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.” (Mesnevi-i Nuriye, s.206)
İnsan ile hayvan arasındaki en bariz fark, insanın mazi ve müstakbeli düşünmesi ve idrak etmesi, hayvanın ise aklı olmadığından hazır zamandan lezzet alması ve idrakinin olmamasıdır. Bir hayvan dünyada sade yer, içer, dolaşır, fakat düşünmez. Dünyaya ne için geldiğini, dünyada ne vazife göreceğini, kendisini yaratanın ne istediğini bilmez. Haram, helal, farz, vacip, cennet, cehennem gibi mühim hakikatlerden habersizdir. İnsan ise dünyaya ne için gönderildiğini, nereden geldiğini, nereye gideceğini düşünebilir ve düşünür. Ne yediğinin, ne içtiğinin, gaye ve maksadının ne olduğunun, yaratıcısının kendisinden ne istediğinin, dünyaya gelmekteki gayenin ne olduğunun farkındadır. İşte bu hakikatlerin farkında olanlara “insan” diyoruz. Bu hakikatlerin farkına varamıyorsa insanın hayvandan farkı olmuyor. Ya gafletle veya dinsizlik ile bu hakikatlere göz yumuyorsa yine hayvaniyete yaklaşıyor demektir.
İnsanda hep güzel yaşamak, keyf ve lezzetle hayatını geçirmek, serbest hareket edebilmek, sefahet ve eğlenceye dalmak, istediğini yeyip istediğini içmek ister.
Bakalım bunu yapmakta haklı mıdır?
“Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.” Cevaben dedim:
Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlikına şükreder.” (Şualar, s.200)
İnsan, hayvan gibi olamaz. İnsanın başındaki akıl onu her zaman rahatsız edecektir. Çünkü hayvanın aklı olmadığından o andaki lezzeti ile alakadardır. İnsan geçmişte yaşadığı üzücü hadiselerden ve vaziyetlerden elem alır. Mesela: Başına bir kaza gelmiştir, en mühim bir sınavında son anda elenmiştir, en mutlu olduğu bir anda annesini-babasını veya çok sevdiği kişileri kaybetmiştir, bir ihmal sonucu sakat kalmıştır, bir anlık bir kızgınlık neticesinde bir adamı öldürmüştür ve ömür boyunca pişmanlık hissi duymuştur, sevdiği kızla evlenememiştir ve onu hiç unutamamıştır, gençliğini boş yere sarfetmiştir ve onun teessüfüyle yanmaktadır (keşke bir gün gençliğim dönseydi…), elinde fırsat varken ilim öğrenememiştir ve eline bir daha fırsat geçmeyecektir, ileride ne olacağını düşünmektedir, hangi üniversiteye girip hangi mesleğe sahip olacağının hesabını yapmaktadır, kış gelmek üzeredir fakat odun-kömür yoktur ve nasıl alacağını düşünmektedir, iş yok güç yok fakat ihtiyaçlar çok, nasıl karşılayacak bilememektedir, acaba başıma kötü bir şey gelecek mi diye düşünmektedir, ihtiyarlandığım zaman bana kim bakacak diye düşünmektedir, çoluk-çocuğun hali ne olacak diye düşünmektedir, ölüm var fakat hazırlık yapmadık diye düşünür, helal haram bilmedik, hesaba çekileceğiz diye endişelenir… Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hülasa olarak insan bir lezzeti alıyor fakat aynı anda binler elemi de alıyor. Hayvan ise bu saydığımız şeylerin hiç birisini düşünmediğinden dolayı bir elem almadığı gibi lezzetini de tam alır. Geçmişin acıları, geleceğin endişeleri hayvanda yoktur. Ölüm diye bir hakikati düşünmez. İnsan geçmişini hatırından bir türlü çıkaramaz. O hatıralar hafızasında yazılmıştır, silinmez. Aklı onu daima taciz eder. Akıl onun için bir bela olur. Geleceğin hesaplarını yaşar, ölüm gerçeğinin verdiği endişeyi bir türlü unutamaz. Öyle ise ya aklımızı başımızdan çıkarıp hayvan olmalıyız ki bu mümkün değildir, ya da aklımızı başımıza alıp Kur’an-ı Kerim’i dinlemeliyiz.
“Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul!.. Veya aklını imanla başına al. Kur’ânı dinle… Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan!...” (Şualar, s.200)
“Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.” (Sözler, s.150)
Eğer hayvaniyetten çıkmak ve hakiki insan olmak istiyorsak öncelikle imanı kazanmalıyız. Eğer imanı kazanırsak ve ona göre amel edersek o zaman şu kısacık dünyada, şu elemli ve kederli dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, muhterem ve mükerrem bir misafiri rütbesine çıkabiliriz. Hakiki lezzetler, hakiki zevkler yalnız iman dairesinde bulunur. Dinsizlerin kalbinde müthiş bir cehennem yanmaktadır. Çünkü yukarıda saydığımız endişeler ve korkuları hissetmektedir. Bu korkuların yanında ölüm ile hayatlarının son bulması vardır ki insanın bütün iştihasını kesecek bir hakikattir. İşte bunu hissetmemek için kendini eğlenceye verir. Tâ ki hissedeceği o endişeleri ve korkuları unutsun. Yani hissini iptal etmeye çalışır.
“Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatiyle senin yüzüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elemi katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol.” (Sözler, s.363)
Zamanımızın verdiği müthiş bir gaflet neticesinde hakiki insanlığımızı düşünemiyoruz ve yaşayamıyoruz. Böyle olunca dünyaya ne için geldiğimizi, nereye gideceğimizi, ve ne olduğumuzu adeta unutmuşuz. Tabi ki bunları düşünmediğimizden dolayı yaşayış cihetiyle hayvan gibi olmuşuz.
“Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman te’sir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.” (Sözler, s.145)
Dünya hayatını gaye yapan bir insan, en küçük bir mahlukun aldığı zevk ve lezzeti alamaz. Çünkü her aldığı lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmişin korkuları, geleceğin endişeleri lezzetini yok eder. Eğer insan, insan olmazsa, canavar bir hayvana inkılap eder. İnsan da hayvan gibi lezzet alayım diye uğraşırsa o zaman daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesi kazanır.
“İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı Frenkler ve frenkmeşrepl.er gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır.” (Lem’alar, s.120)
İnsan ile hayvanın farklarından birisi de hayvan dünyaya geldiği zaman adeta başka bir alemde talim görmüş gibi mükemmel olarak dünyaya gönderilir. Birkaç saatte, birkaç günde, birkaç haftada bütün vazifelerini yapabilecek bir vaziyete gelir. Demek ki hayvan, bu dünyaya yaşamak için gelmiştir. Vazifesi ise kendisine verilen vazifeleri mükemmel bir surette yapıp, Halık’ının isimlerini zikretmek ve gördüğü vazifeler lisanıyla onu methetmekten ibarettir. Mesela: “yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu, yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderî ile ve o sâika ilhamıyla döner, yuvasına girer.” (Mektubat, s.348) Yeni dünyaya gelmiş bu arı yavrusuna bu kabiliyeti veren elbette onu mükemmel olarak yaratmıştır. İnsan ise birkaç senede yürümeye başlayıp, konuşmayı öğreniyor. Bir arı yavrusuyla kıyaslanmayacak bir durumdadır. Yine “hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir.” (Lem’alar, s.126) Aynen bu küçük tecrübesiz böceğe bu kabiliyetleri verdiği gibi “ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et.” (Lem’alar, s.126)
İnsan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farklara baktığımızda hayvan adeta mükemmel olarak dünyaya gelir. Yine mükemmel cihazlarla gönderilir. İnsan ise mahlukatın en acizi, en fakiri, en muhtacıdır. Mahlukat içinde en acizi ve en kederlisi yine insandır.
“Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdetâ başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münâsebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilham olunur.” (Sözler, s.316)
Risale-i Nur’un mizanlarında bu mühim mesele pek çok yerde geçmekle beraber hülasa nevinden ehemmiyetli gördüğümüz bahislere göz atalım.
Evvela insanı hayvandan ayıran hususiyetler nelerdir?
Mesnevi-i Nuriye’de şu ibare vardır.
“İ’lem eyyühel-Aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.” (Mesnevi-i Nuriye, s.206)
İnsan ile hayvan arasındaki en bariz fark, insanın mazi ve müstakbeli düşünmesi ve idrak etmesi, hayvanın ise aklı olmadığından hazır zamandan lezzet alması ve idrakinin olmamasıdır. Bir hayvan dünyada sade yer, içer, dolaşır, fakat düşünmez. Dünyaya ne için geldiğini, dünyada ne vazife göreceğini, kendisini yaratanın ne istediğini bilmez. Haram, helal, farz, vacip, cennet, cehennem gibi mühim hakikatlerden habersizdir. İnsan ise dünyaya ne için gönderildiğini, nereden geldiğini, nereye gideceğini düşünebilir ve düşünür. Ne yediğinin, ne içtiğinin, gaye ve maksadının ne olduğunun, yaratıcısının kendisinden ne istediğinin, dünyaya gelmekteki gayenin ne olduğunun farkındadır. İşte bu hakikatlerin farkında olanlara “insan” diyoruz. Bu hakikatlerin farkına varamıyorsa insanın hayvandan farkı olmuyor. Ya gafletle veya dinsizlik ile bu hakikatlere göz yumuyorsa yine hayvaniyete yaklaşıyor demektir.
İnsanda hep güzel yaşamak, keyf ve lezzetle hayatını geçirmek, serbest hareket edebilmek, sefahet ve eğlenceye dalmak, istediğini yeyip istediğini içmek ister.
Bakalım bunu yapmakta haklı mıdır?
“Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.” Cevaben dedim:
Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlikına şükreder.” (Şualar, s.200)
İnsan, hayvan gibi olamaz. İnsanın başındaki akıl onu her zaman rahatsız edecektir. Çünkü hayvanın aklı olmadığından o andaki lezzeti ile alakadardır. İnsan geçmişte yaşadığı üzücü hadiselerden ve vaziyetlerden elem alır. Mesela: Başına bir kaza gelmiştir, en mühim bir sınavında son anda elenmiştir, en mutlu olduğu bir anda annesini-babasını veya çok sevdiği kişileri kaybetmiştir, bir ihmal sonucu sakat kalmıştır, bir anlık bir kızgınlık neticesinde bir adamı öldürmüştür ve ömür boyunca pişmanlık hissi duymuştur, sevdiği kızla evlenememiştir ve onu hiç unutamamıştır, gençliğini boş yere sarfetmiştir ve onun teessüfüyle yanmaktadır (keşke bir gün gençliğim dönseydi…), elinde fırsat varken ilim öğrenememiştir ve eline bir daha fırsat geçmeyecektir, ileride ne olacağını düşünmektedir, hangi üniversiteye girip hangi mesleğe sahip olacağının hesabını yapmaktadır, kış gelmek üzeredir fakat odun-kömür yoktur ve nasıl alacağını düşünmektedir, iş yok güç yok fakat ihtiyaçlar çok, nasıl karşılayacak bilememektedir, acaba başıma kötü bir şey gelecek mi diye düşünmektedir, ihtiyarlandığım zaman bana kim bakacak diye düşünmektedir, çoluk-çocuğun hali ne olacak diye düşünmektedir, ölüm var fakat hazırlık yapmadık diye düşünür, helal haram bilmedik, hesaba çekileceğiz diye endişelenir… Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hülasa olarak insan bir lezzeti alıyor fakat aynı anda binler elemi de alıyor. Hayvan ise bu saydığımız şeylerin hiç birisini düşünmediğinden dolayı bir elem almadığı gibi lezzetini de tam alır. Geçmişin acıları, geleceğin endişeleri hayvanda yoktur. Ölüm diye bir hakikati düşünmez. İnsan geçmişini hatırından bir türlü çıkaramaz. O hatıralar hafızasında yazılmıştır, silinmez. Aklı onu daima taciz eder. Akıl onun için bir bela olur. Geleceğin hesaplarını yaşar, ölüm gerçeğinin verdiği endişeyi bir türlü unutamaz. Öyle ise ya aklımızı başımızdan çıkarıp hayvan olmalıyız ki bu mümkün değildir, ya da aklımızı başımıza alıp Kur’an-ı Kerim’i dinlemeliyiz.
“Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul!.. Veya aklını imanla başına al. Kur’ânı dinle… Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan!...” (Şualar, s.200)
“Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.” (Sözler, s.150)
Eğer hayvaniyetten çıkmak ve hakiki insan olmak istiyorsak öncelikle imanı kazanmalıyız. Eğer imanı kazanırsak ve ona göre amel edersek o zaman şu kısacık dünyada, şu elemli ve kederli dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, muhterem ve mükerrem bir misafiri rütbesine çıkabiliriz. Hakiki lezzetler, hakiki zevkler yalnız iman dairesinde bulunur. Dinsizlerin kalbinde müthiş bir cehennem yanmaktadır. Çünkü yukarıda saydığımız endişeler ve korkuları hissetmektedir. Bu korkuların yanında ölüm ile hayatlarının son bulması vardır ki insanın bütün iştihasını kesecek bir hakikattir. İşte bunu hissetmemek için kendini eğlenceye verir. Tâ ki hissedeceği o endişeleri ve korkuları unutsun. Yani hissini iptal etmeye çalışır.
“Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatiyle senin yüzüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elemi katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol.” (Sözler, s.363)
Zamanımızın verdiği müthiş bir gaflet neticesinde hakiki insanlığımızı düşünemiyoruz ve yaşayamıyoruz. Böyle olunca dünyaya ne için geldiğimizi, nereye gideceğimizi, ve ne olduğumuzu adeta unutmuşuz. Tabi ki bunları düşünmediğimizden dolayı yaşayış cihetiyle hayvan gibi olmuşuz.
“Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman te’sir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.” (Sözler, s.145)
Dünya hayatını gaye yapan bir insan, en küçük bir mahlukun aldığı zevk ve lezzeti alamaz. Çünkü her aldığı lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmişin korkuları, geleceğin endişeleri lezzetini yok eder. Eğer insan, insan olmazsa, canavar bir hayvana inkılap eder. İnsan da hayvan gibi lezzet alayım diye uğraşırsa o zaman daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesi kazanır.
“İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı Frenkler ve frenkmeşrepl.er gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır.” (Lem’alar, s.120)
İnsan ile hayvanın farklarından birisi de hayvan dünyaya geldiği zaman adeta başka bir alemde talim görmüş gibi mükemmel olarak dünyaya gönderilir. Birkaç saatte, birkaç günde, birkaç haftada bütün vazifelerini yapabilecek bir vaziyete gelir. Demek ki hayvan, bu dünyaya yaşamak için gelmiştir. Vazifesi ise kendisine verilen vazifeleri mükemmel bir surette yapıp, Halık’ının isimlerini zikretmek ve gördüğü vazifeler lisanıyla onu methetmekten ibarettir. Mesela: “yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu, yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderî ile ve o sâika ilhamıyla döner, yuvasına girer.” (Mektubat, s.348) Yeni dünyaya gelmiş bu arı yavrusuna bu kabiliyeti veren elbette onu mükemmel olarak yaratmıştır. İnsan ise birkaç senede yürümeye başlayıp, konuşmayı öğreniyor. Bir arı yavrusuyla kıyaslanmayacak bir durumdadır. Yine “hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir.” (Lem’alar, s.126) Aynen bu küçük tecrübesiz böceğe bu kabiliyetleri verdiği gibi “ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et.” (Lem’alar, s.126)
İnsan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farklara baktığımızda hayvan adeta mükemmel olarak dünyaya gelir. Yine mükemmel cihazlarla gönderilir. İnsan ise mahlukatın en acizi, en fakiri, en muhtacıdır. Mahlukat içinde en acizi ve en kederlisi yine insandır.
“Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdetâ başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münâsebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilham olunur.” (Sözler, s.316)