PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cehennem Kimlerden Korkar?


AmazoN
15-10-2008, 22:46
Biz çocuklar, herhangi bir istek veya arzumuzu kendisine ilettiğimizde, babamızın bizlere ilk elde şu ünlü vecizesiyle cevap vereceğini bilirdik:
- Durun bakalım, her şey imkânla mümkün!

Yani şartlar elverirse, imkânımız olursa...

Babamın sözünü ettiği ´imkân´, hiç kuşkusuz ki fizikî/maddî/haricî nitelikte idi, yoksa kendisi aklî/hayalî/zihnî imkânları kastediyor değildi.
Niçin?

Çünkü biz çocuklarda imkân´ın hayalî veya zihnî, yani bilkuvve olanı fazlasıyla mevcuttu. Haricî imkânı ele geçirmeye de ne yazık ki bizim gücümüz yetmiyordu, o imkân görünürde sadece babamızın elindeydi. Gerçi vâlide hanımın biraz etkide bulunmasıyla haricî imkânların ortaya çıkacağını, aksi takdirde ´mümkün´ (!) için gerekli imkânları uzunca bir süre bekleyeceğimizi bildiğimizden, biz de isteklerimizi annemize iletir, o da heyecanla elde etmeyi arzuladığımız şu ´mümkün´ün ortaya çıkması için babamıza baskı yapardı.

Çocuklar ve kadınlar (erkekleşmemiş kadınlar) için mümkün´ün lâfı mı olur? Onlar için her şey mümkündür.

Hayalde mevcudiyeti mümkün olanın, hariçte mevcudiyeti niçin mümkün olmasın?

Çocuklar ve kadınlar, zihnen mümkün olanın, haricen de mümkün olacağına inanırlar. Gerçeği sadece tanımadıkları için değil, onu umursamadıkları için de bir şeyi hayal etmeleri, arzuluyor olmaları, kendileri açısından, o şeyi elde edebilmek bakımından yeterlidir.

Kısacası: İste, olsun! Sen yeter ki iste!

Peki babalar, daha doğrusu yetişkin erkekler?!

Ah şu erkekler, onlar gerçeğe öylesine batmışlardır ki sadece maddî dünyaları değil, hayal dünyaları da çocukların –ne menem birşey olduğunu bilmedikleri– şu mel´un gerçek tarafından kirletilmiştir. Kelli felli büyüklerin, bir şeyin hariçte (dış dünyada) mevcut olabilmesi için sadece zihnî imkânı değil, haricî/fizikî imkânı da şart koşmalarının nedeni budur.

Kimbilir belki de kendi açılarından haklıdırlar; ve fakat sadece yetişkin oldukları için, yani nedensellik yasalarına bağlı oldukları için haklıdırlar.

Hani denir ya, “sad but true” (acı ama gerçek), işte aynen öyle.

Yetişkinlerin çoğu farkında bile değildir, istemenin gücü tutku seviyesine çıktığı takdirde, yani imkân-ı hayalî, onu taleb eden kişide bir ´aşk´, bir ´şevk´ husûle getirdiğinde, haricî imkânlar, mucizevî bir surette, hem de kendiliğinden ortaya çıkarlar.

Bir âşık hayal eder, hayal ettiği olur. Bir derviş dua eder, duası gerçekleşir. Bir mazlum beddua eder, zulüm mahv, zalim ise kahr olur.

Dua tamıtamına duyguların yönettiği, yönlendirdiği, şekillendirdiği bir eylemdir; herşeyden evvel tutkuyla, yani aşkla, şevkle, hatta kin ve nefretle yapılmak şartı vardır.

Dualar gibi, beddualar da tutkuyla beslenir, tutkudan beslenir. Her ne kadar dua iyi, beddua kötü ise de ikisinin de kendine mahsus hakikati vardır.

Hâl böyleyken, ey talib, gece gündüz dua ettiğinden ama dualarının/isteklerinin kabul edilmediğinden (gerçekleşmediğinden) bahisle şikayette bulunuyorsun; üstelik bir de utanmadan “imkân-ı haricî yoksa, imkân-ı aklî veya hayalî ne işe yarar?” diyorsun.

Acaba kaç kere hatırlatmam gerekiyor: Sen varsan her şey var, sen yoksan hiçbir şey yok! Dünyanın, isteklerini değiştirdiği doğru. Unutma ki isteklerin de dünyayı değiştirir. Herşeyi kaybedebilirsin. Herşeyini kaybedebilirsin. Mahzuru yok, yeter ki kendini kaybetme! Kendini bulursan, her şeyi bulursun.

Kişi isterse herşeyi kendinde bulabilir. İnsan isteklerinden ibarettir çünkü.

Dikkat et, “insan istediğinde, isteyebildiğinde, isteyebildiği sürece vardır” demiyorum; bilâkis dediğim şu: İnsan, istediği kadar vardır; istediği kadar, yani istediği ölçüde... (Krş. ölçü ve mikdar)

Neymiş, dua etmişmiş de olmamışmış...

Ey talib, sen bir kere hakkıyla dua et de olup olmayacağına sonra bakalım.

Hiç mi ibret almazsın, baksana, bir âşıkı cehenneme atmışlar, cehennem bile “yandım Allah!” diye bağırmış.

Cehennemin korktuğu kişi hâline gelirsen ey talib, işte o zaman, dua etmeyi öğrenmişsin demektir...

bebym
17-10-2008, 11:48
teşekkürler abla :)

AmazoN
17-10-2008, 20:25
rica ederim :)